(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’de televizyon ekranlarının gündüz kuşağı kuşkusuz en tartışmalı alanlarından biri haline geldi. Müge Anlı ve Esra Erol gibi isimlerin sunduğu programlar her gün milyonlara ulaşırken, bu yayınların toplumsal etkileri üzerine tartışmalar da giderek büyüyor.
Aile mahremiyetinden suç teşhirine, ahlaki deformasyondan medya etiğine kadar birçok alanda eleştirilerin odağında yer alan bu programlar, RTÜK’ün çifte standardı ve iktidar yanlısı kanalların dokunulmazlığı ile daha da tartışmalı hale geliyor.
REYTİNG İÇİN GERÇEKLİK ŞOVU
Gündüz kuşağında yayınlanan programların en çarpıcı özelliği, toplumun en hassas yaralarını teşhir malzemesine dönüştürmeleri. Kayıp vakaları, aile içi şiddet, cinsel istismar ve cinayet gibi konular adeta bir “gerçeklik şovu” formatında işleniyor. Bir yandan mağdurların sesi oldukları iddia edilse de diğer yandan kameralar önünde özel hayatların ifşa edilmesi, etik çizgilerin çoktan aşıldığını gösteriyor.
Uzmanlar, bu programların çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor. Toplumsal travmaların reyting malzemesine dönüştürülmesi, duygusal manipülasyonlarla izleyicide bağımlılık yaratıyor. Oysa bu içeriklerin birçoğu, psikolojik açıdan hassas bireylerde tetikleyici etkiler oluşturabiliyor.
RTÜK NEREDE? SANSÜRDE SEÇİCİ DAVRANIŞLAR
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), son dönemde muhalif yayın organlarına verdiği cezalarla gündeme gelirken, gündüz kuşağındaki etik ihlallere karşı sessizliğiyle dikkat çekiyor. RTÜK Üyesi İlhan Taşçı’nın paylaştığı verilere göre, 2024 yılında muhalif televizyon kanallarına 42 kez ceza uygulanırken, iktidar yanlısı kanallara yalnızca 4 kez müdahale edildi.
Taşçı, ATV gibi kanalların RTÜK’ün adeta “dokunulmazlar listesinde” olduğunu ifade ederek, özellikle Müge Anlı ve Esra Erol gibi programlara yönelik yaptırım eksikliğine dikkat çekti. Bu durum, RTÜK’ün tarafsızlık ilkesinden saparak siyasi iktidarın medya organı gibi hareket ettiği eleştirilerine neden oluyor.
YENİ DÜZENLEMELER: GERÇEK BİR YAPTIRIM MI, GÖZ BOYAMA MI?
RTÜK, gelen yoğun eleştiriler üzerine 2024 yılında gündüz kuşağı programlarında suç teşkil eden içeriklerin sınırlandırılmasına yönelik bazı düzenlemeler yaptı. Buna göre, artık şiddet, istismar ve cinayet gibi konular ekranlara yansıtılamayacak. Ancak uygulamada bu düzenlemelerin ne kadar etkili olduğu tartışma konusu.
Zira söz konusu programların formatı büyük ölçüde aynı kalırken, sadece terminoloji ya da sunum tekniklerinde bazı yüzeysel değişikliklere gidildi. Yani içerik yine suç, dram ve istismar temelli; ancak sunum şekli “hukuka uygunluk” kisvesi altında yeniden paketleniyor.
TOPLUMSAL ALGININ DÖNÜŞÜMÜ: KURGULANMIŞ KAHRAMANLIK
Bu tür programların kamuoyundaki algısı zamanla “yardımseverlik” ve “toplum hizmeti” olarak şekillendirilse de işin perde arkasında sistemli bir medya kurgusu yer alıyor. Kaybolan bir kişinin bulunması ya da bir şiddet mağdurunun sesini duyurması gibi örnekler sık sık manşetleştirilerek bu yayınlara olumlu bir imaj kazandırılıyor. Ancak her olayın bir kurgu unsuru gibi sunulması, bu yardımseverlik algısını sorgulatır hale getiriyor.
Stüdyo ortamında kurulan yapay tansiyon, olaylara müdahale eden özel dedektifler, dramatik anlatımlar ve çarpıcı müzikler eşliğinde izleyiciye adeta bir “dizi” izlenimi veriliyor. Gerçek insanlar, gerçek acılar; senaryo formatında, reyting uğruna yeniden şekillendiriliyor. Bu da hem mağdurların onurunu zedeliyor hem de kamuoyunun olaylara duyarlılığını zamanla köreltiyor.
Programların dili, kullanılan müzikler, dramatik efektler ve duygusal manipülasyon teknikleri, izleyiciyi edilgen bir tüketiciye dönüştürüyor. Böylece vatandaş, eleştirel düşünceden uzaklaştırılırken, siyasi ya da ekonomik gündemden de koparılıyor.
REYTİNG UĞRUNA TOPLUMSAL ÇÜRÜME
Müge Anlı ve Esra Erol gibi programlar, her ne kadar kamu yararı adına hareket ettiklerini iddia etseler de fiiliyatta toplumun çürümekte olan yapısına katkı sunmaktan öteye geçemiyor. Gerçek insanların trajedileri üzerinden kurulan bu medya düzeni, ekran başında milyonlarca kişiyi pasif seyirciye dönüştürüyor. RTÜK’ün çifte standardı, iktidar yanlısı medyanın dokunulmazlığı ve ahlaki değerlerin sistematik olarak aşındırılması ise Türkiye’de medya etiği ve özgürlükler adına ciddi bir alarm veriyor.
Toplumu bilgilendirme iddiasıyla yola çıkan bu programlar, artık toplumu şekillendirme daha da kötüsü, yozlaştırma aracı haline gelmiş durumda.






















