(The Turkish Post) – E. MURAT MARDİNİ
Ankara Barosu’na kayıtlı Avukat Hatice Yıldız, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yürütülen yargılamalar, adil yargılanma hakkı, hukuk devleti ilkesi ve insan hakları alanındaki çalışmalarıyla ön plana çıktı. Kamuoyunda tartışma yaratan davalara ilişkin yaptığı hukuki değerlendirmelerle dikkat çeken Yıldız, yargı süreçlerinin yalnızca sanıkları değil, toplumun adalet duygusunu ve hukuka olan güvenini de doğrudan etkilediğini her ortamda savundu. Bu röportajda kendisiyle, 15 Temmuz sonrasında yaşanan yargılamaları, toplumsal ve siyasal refleksleri, hukuk sisteminin karşı karşıya bulunduğu sorunları ve geleceğe ilişkin değerlendirmeleri ele aldık. Turkishpost okurlarını, hukukçu Hatice Yıldız’ın röportajı ile baş başa bırakıyorum.
“LEKELENMEME HAKKI HİÇ KORUNMADI”
1. 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden yıllar geçti. Bugün geriye dönüp baktığınızda, o süreçte yürütülen yargılamaların hukuk devleti ilkeleri bakımından en güçlü ve en zayıf yönleri sizce nelerdir?
Hukuk devletinde adli süreçler bakımından korunması gereken temel ilkelere en baştan yani sürecin ilk adımından bakarak başlamalıyız. Bu kapsamda ilk değerlendirmemiz gereken konu “lekelenmeme hakkı”dır. Yani bir soruşturma sürecini gerektirir delil varsa soruşturma yapmak, yoksa hiç kimseyi yargısal bir sürecin şüphelisi-sanığı haline getirmemek. Maalesef 15 Temmuz sonrası bu hak nerede ise hiç korunmadı diyebilirim. Soruşturmaya Yer Olmadığı Kararı (SYOK) kararı verilen dosya sayısı bir hayli az.
Diğer taraftan konusu suç olmayan eylemler sebebiyle binlerce kişiye gözaltı işlemi uygulandı bu da “lekelenmeme hakkı”nı zedeleyen, toplum nezdinde sizi suçlu gösteren acı bir tablo yaşatıyor insanlara.

YARGILAMA YAPILMADAN İNSANLAR, ‘TERÖRİST’ İLAN EDİLDİ”
İfadeye çağrılsa gidecek insanların, sabahın erken saatlerinde evleri adeta basılarak, bir kısmı evlerinden kelepçelenerek ekip otolarına alınarak gözaltı uygulanması en baştan kişiyi toplum nezdinde lekeleyen bir uygulama. OHAL döneminde önce 30 gün sonra 12 gün süren gözaltılar pek çok insanın ailesi, akrabaları, mesai arkadaşları nezdinde daha yargılama yapılmadan “terörist” olarak nitelendirilmelerine sebebiyet verdi. Bu göz altıların büyük bir kısmında insanların gözaltı görüntüleri basına servis edildi ve daha haklarında yargılama yapılmadan medyada suçlu olarak ifşa edilmiş oldular. Bu tür haberlere karşı yapılan erişim engelleme talepleri de maalesef reddedildi. Hala yargılamaları devam eden, haklarında kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı olmayan insanların isimlerini internete yazdığınızda bu haberler ve görüntüleri önünüze düşüyor.
“TUTUKLU YARGILAMALAR RUTİN HALE GELDİ”
2. KHK’lar, uzun tutukluluk süreleri, delil değerlendirmeleri ve örgüt üyeliği davaları uzun yıllardır tartışılıyor. Sizce bu tartışmaların temelinde hangi hukuki sorunlar yatıyor?
Soruşturmalarda sıklıkla karşılaştığımız bir diğer konu tutuklu yargılanma hali. CMK’da tutuklamanın şartları belli ancak 15 Temmuz sonrası yargılamalarda tutuklama kararı rutin bir uygulama gibi uygulandı, şartları olmamasına rağmen haksız tutuklama kararları verildi. Bu kararların yasal şartları taşımadığının en önemli kanıtlarından biri yargılamalar sonucunda beraat eden kişi sayıları ve AİHM’nin verdiği 4 bin 106 haksız tutuklamadan kaynaklı (AİHS 5. Madde kapsamında) ihlal kararları. İnsanların hepsi AİHM’e başvurmadı, bazı başvurular süre veya şekil şartları sebebiyle reddedildi, o başvurularda esastan incelenseydi ihlal kararı sayılarının çok daha fazla olacağı tartışmasız.

“DİJİTAL DELİLLER MAHKEMEYE SUNULMADI”
Yargılamalarda “delil değerlendirmesi” sürecinde çok ciddi ihlaller yaşadık, özellikle dijital deliller ve tanık beyanı hususunda ihlaller yoğunlaştı. Dijital deliller mahkemelere sunulmadı, mahkeme heyetinin ve sanığın ulaşamadığı delillerle yargılamalar yapıldı. Bu durum en temelde savunma hakkına ve silahların eşitliği ilkesine ağır bir darbe idi. Zira sanık ulaşamadığı bir delile karşı etkili bir savunma yapma hakkından en başından mahrum bırakılmış oldu. Tanık delilinde de konusu suç olan bir eylem içermeyen, din ve vicdan hürriyeti kapsamında kalan eylemler sohbete gitmek, hayır vermek gibi eylemler “etkin pişmanlık beyanı” adı altında alınarak, ismi verilenler mahkûm edildi. Yargı tüm illerde bir bütüncül davranışla, eylemlerin suç olup olmadığını, sanıkların bu eylemleri özel kastla icra edip etmediklerini tartışmaksızın otomatik cezalandırma yoluna gitti. Bu cezalara karşı yapılan istinaf itirazları da genel ekseriyeti matbu kararlarla reddedildi, istinaf mahkemeleri işler bir yargısal faaliyet yürütmedi, sonrasında Yargıtay sürecini de eklemlediğinizde yıllarca süren, oldukça uzun bir yargılama süreci sorunu yarattı. 9 yıl süren ilk derece mahkemesi yargılamaları var. Orhan Gazi “Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir” der bu yargılamalarda geç tecelli eden adalet dahi olmadı.
“MEDYA KURUMLAR, 15 TEMMUZ SONRASINDA SINIFTA KALDI”
3. Birçok kişi, yaşanan hak ihlallerinin toplumun geniş kesimlerinde yeterince karşılık bulmadığını düşünüyor. Sizce toplum neden bu konuda daha güçlü bir duyarlılık geliştiremedi?
Toplumun geniş kesimi bu yargılamaları ve suçlamaları tam olarak bilmiyor. Bunda “bağımsız basın”ın ne denli önemli ve hayati bir fonksiyonu olduğunu belirtmek isterim. Toplumun doğru haber almasının kaynağında en baskın etki basınındır. Basın 15 Temmuz sonrası yargılamalarda sadece gözaltı sayılarını ve mahkemelerin ceza kararlarını haberleştirdi. 15 Temmuz darbe yargılamalarını dahi izlemeyen bir basın gördük. 15 Temmuz’a terör saldırısı veya terör tatbikatı denilerek dahil edilen binlerce asker dahi haberlere konu olmadı. Neden? 15 Temmuz’un haber değeri mi yok? Basın topyekûn 15 Temmuz ve sonrası yargılamalarla ilgili sessizliğe gömüldü, görmedim, duymadım tavrı takındı.
Binlerce insanın neden gözaltına alındıklarını neden o cezalara çarptırıldıklarını anlatmadı, tartışmadı, resmi kabullerle uyumlu haberler yapmaya azami gayret gösterdi böyle olunca da toplum doğru haber almadı. Öyle bir süreç yürütüldü ki; sanki binlerce insan “terör faaliyeti” icra etmiş gibi algı oluşturuldu.
“KORKU İKLİMİ HÂKİM KILINDI”
Diğer yandan bir korku ikliminin hâkim kılındığı gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bu konuda resmi kabullere aykırı ses çıkaranların, mağduriyetleri dile getirenlerin yargı sopası ile karşı karşıya kaldığı ortamda toplum susmanın kendisi için daha hayırlı olduğunu düşündü. Ancak şunu da hatırlatmak isterim MAK araştırma şirketinin KHK sorunun özelinde yaptığı bir ankette KHK uygulamalarını gerekli bulmayanların oranı yüzde 91,4 idi. Bu bize toplumun -doğru haber almamasına rağmen- yapılanları onaylamadığını gösteriyor.
“MUHALİF SİYASETÇİLER ETKİLİ BİR TUTUM GÖSTERMEDİ”
4. Ana muhalefet partileri ve muhalefet siyasetçileri, 15 Temmuz sonrası yargı süreçlerine ilişkin eleştiriler konusunda sizce yeterince etkili bir tutum sergilediler mi? Eksik kaldılarsa bunun sebepleri neler olabilir?
Asla etkili bir tutum sergilemediler. Birkaç vekil dışında bu konuları dile getiren dahi olmadı. Düşünün parlamentoda 600 vekil var, 15 Temmuz Darbeyi Araştırma Komisyon Raporu kayıp, bunu dahi önemsemeyen bir meclis gerçeği var. Meclis nedir? Halkın kendilerini temsil etmek üzere seçtiği vekiller toplamı. Halkın 15 Temmuz ve sonrasına dair ciddi mağduriyetleri var ama seçtiği, maaşlarını ödediği vekillerden ses çıkmıyor. Bu anlaşılabilir bir durum değil. Anlaşılmazlık bununla da sınırlı değil. Hala daha iktidarın herhangi bir uygulamasından rahatsız olan muhalif partiler itiraz ederken “FETÖ” pratiği vb. cümleler kuruyor. Ortada meşru bir iktidar var, devlet var, muhatap bunlar iken itirazı bu cümlelerle dile getirmek dahi gerçek muhatabı gölgelemek değil mi?
“MUHALİF VEKİLLER YAŞANANLARDAN HABERSİZ”
Muhalif vekillerle kimi ortamlarda bir araya geldiğimizde ne hazindir ki; onların da sahada neler yaşandığından tam olarak haberdar olmadıklarını görüyoruz. İfade tutanaklarını, tutuklama kararlarını gösterdiğimizde suçlamaları, tutuklamaları hayretle karşılıyorlar. Muhalefetin bu konulara karşı yeteri kadar ilgi göstermemiş olmasının nedenini bilemem ben de sizin gibi bu soruyu onlara yöneltiyorum bugüne kadar yeterli bir cevap aldığımı söyleyemem.
“VEKİLLER, DARBE RAPORUNA NEDEN SESSİZ ANLAMIYORUM”
5. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu dışında, hiçbir siyasetçinin ve sivil toplum örgütlerinin toplumsal mağduriyetlere sessiz kalmasının sebebi sizce nedir?
Bir kısım vekiller dışında 15 Temmuz Darbeyi Araştırma Raporunun akıbetine karşı neden sessiz kaldıklarını bilebilirsek ancak o zaman toplumsal mağduriyetlere de neden sessiz kaldıklarını öğrenmiş olabiliriz diye düşünüyorum. Zira bu mağduriyetlerin tamamı 15 Temmuz sonrası yargılamalarla ortaya çıktı. Genel itirazın beraat etmiş ya da takipsizlik kararı almış kişilerin görevlerine iade edilmemeleri ile sınırlı kaldığını görüyorum.
CHP’Lİ SİYASETÇİLERİN SESSİZ KALMASI İŞE YARAMADI”
Zira burada beraat veya takipsizlik kararı söz konusu olduğu için buna dayanarak itiraz etmenin başlarını ağrıtmayacağını düşünüyorlar. Oysa aynı suçlamalarla birileri beraat etti, başkaları ceza aldı. Bu kısma girmek istemiyorlar. Başlarına iş getirmeyecek kadarına ses çıkarmak gibi bir tutum izliyorlar. İzledikleri bu seçici muhaliflik, gördüğümüz üzere işe yaramadı şimdi benzer pratiklerle CHP belediyeleri ve belki de vekilleri yargının 10 yıllık pratiğinin kendilerine de uygulanmasına şahit oluyorlar. Adalette, kantarın topuzunun kime karşı kaçıp kaçmadığına göre itiraz ileri sürülmez. Bir kişi bile hukuken güvende değilse kimse güvende değildir. Muhalefet hukuk ve adalet talebinde çok yetersiz kaldı, mahalleye göre hukuk talep etti.
“MUHALEFET ÜZERİNE DÜŞENİ YAPSAYDI, BELKİ İMAMOĞLU TUTUKLANMAZDI”
6. Siz İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmadan önce, adaletle ilgili çıkışı üzerine, “Tehlike dedikleriniz yıllardır yaşanıyor, haberiniz yok mu?” şeklinde bir paylaşım yaptınız. Sizce ana muhalefet partisi evrensel hukuka sahip çıksaydı, bugün yaşadığı mağduriyetlerle karşılaşır mıydı?
Muhalefet en başından itibaren gerçekten üzerine düşeni yapsaydı, bugün yaşanan mağduriyetler önemli ölçüde yaşanmazdı. Demokrasilerde muhalefet partileri iktidarın politikalarını takip eden, gerektiğinde değiştirme yönünde hareket eden, insan hakları, temel özgürlükler gibi demokratik toplumlar için vazgeçilmez hakların korunmasını da kendine amaç edinmiş partilerdir. Baktığınızda gelişmiş demokrasilerde etkin ve güçlü muhalefet partileri görürsünüz.
“SUSMA SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK” SLOGANI HAVADA KALDI
Muhalefet partilerinin vekilleri toplumun belli bir kısmının oyunu alarak parlamentoda görev yapıyorlar. Bırakın tüm toplumu bizzat oyunu aldıkları milyonlarca yurttaşın adalet, hukuk, ifade hürriyeti gibi talebi yok diyebilirler mi? Nitekim gelinen aşamada kendi seçmenlerinin de ifade hürriyetleri hiçe sayılarak gözaltına alındığı, tutuklandığı kendi seçmenlerinin seçme hakları hiçe sayılarak belediyelere kayyumlar atandığı bir el yükseltmenin objesi oldular. Sol jargonda çok kullanılan bir slogan vardır bilirsiniz, “Susma sustukça sıra sana gelecek” diye; muhalefet bu sloganı sözde bıraktı eyleme geçemedi.
“15 TEMMUZ’DA EYLEMİ OLMAYAN ASKERLER MÜEBBET ALDI”
7. Hak ihlallerine ilişkin tartışmalarda, “darbe ile mücadele” ile “hukukun evrensel ilkelerine bağlı kalma” arasındaki denge sizce nasıl kurulmalıydı? Bu denge yeterince sağlanabildi mi?
Maalesef sağlanmadı. En başta 15 Temmuz hadisesinde hiçbir eylemi olmadığı halde müebbet başta olmak üzere ağır cezalara çarptırılmış askerler, erler, kursiyer teğmenler ve hatta rütbeli askerler var. Adil bir yargılama yapılarak suçlu ile suçsuz ayrılmadı. Davaların çözümü için mutlaka dinlenmesi gereken tanıklar dinlenmedi, önemli HTS kayıtları, kamera kayıtları, balistik raporlar dosyalara getirtilmedi. Bu şekilde yapılan bir yargılama pratiği en başta “darbe ile mücadele”ye uygun değil. Örneğin bazı dosyalara gelen balistik raporlar sanıkların yargılandıkları ölümlerden sorumlu olmadığını, ölümlerin o askerlerin silahlarından çıkan kurşunlardan kaynaklanmadığını anlaşıldı ama o insanları kim öldürdü bu araştırılmadı. Bu sorunları çözecek tek bir adres ve yol var bağımsız ve tarafsız mahkemeler eliyle yürütülecek adil yargılamalar. Bu sağlandığı takdirde hiçbir denge şaşmaz.

“ADİL YARGILAMADA ASIL SORUN NİYET MESELESİ”
8. Bugün hâlâ yargılamalarının adil olmadığını düşünen veya yeniden değerlendirme talep eden çok sayıda insan bulunuyor. Sizce mevcut hukuk sistemi bu talepleri karşılayabilecek mekanizmalara sahip mi?
Mevcut yasa hükümlerinin yeniden yargılama taleplerini çözmek konusunda kısmi eksiklikleri var. Örneğin aynı konuda AYM veya AİHM tarafından ihlal kararı verilmiş ise bunun AYM ya da AİHM’e başvurmamış kişiler bakımından da yeniden yargılanma gerekçesi yapılması konusunda CMK’da hüküm yok, böyle bir yasal düzenleme yapıldığı takdirde pek çok yargılama yeniden yapılabilir. Ancak burada asıl sorun yasal eksiklik değil niyet meselesi.
“SUÇ OLMAYAN EYLEMDEN DOLAYI İNSANLAR TUTUKLANDI”
Zira mevcut yasalar uygulansa idi dahi böylesi devasa bir mağduriyet oluşmayacaktı. Yargımız kanunlarımızda suç olmayan eylemler sebebiyle binlerce yurttaşımızı mahkûm etti, cezaevlerine koydu. Bunu yapabilen bir mekanizmamız olduğuna göre hukuku uygulayacak bir mekanizmamız haydi haydi vardır. Kaldı ki; hukuku uygulamak hukuksuzluğu uygulamaktan daha kolay. Sorun mekanizmanın ne kadar yasalara bağlı ve bağımsız hareket edip edemeyeceği.
9. Avukat olarak bu davalarda görev yaptığınız süreçlerde sizi en fazla etkileyen olay ya da hukuki sorun ne oldu? Kamuoyunun yeterince bilmediğini düşündüğünüz bir örnek paylaşabilir misiniz?
İhraç edilen bir hâkimin Danıştay’daki bir duruşmasına katılmıştım. Ben orada hakimin müvekkili olarak katıldım. HSK’yı temsilen de iki başörtülü avukat vardı. Kurumu savunmak için. Genişçe bir salondu. Bizimle heyet arasında onlarca metre mesafe vardı. Ben müvekkilime savunma hakkı verilmediğini, haklarının ihlal edildiğini ifade ettim. Hatta kendisinin ihraç edilmesine gerekçe olarak gösterilen evrakların, ihraç tarihinde var olmadığını ifade ettim. Tanık beyanlarının da eylem tarihinde hukuki olarak bir suç teşkil etmediğinin altını çizdim. Kaldı ki, bunun da din ve vicdan hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çektim.
“PLANLAMAYI YAPANLAR, ÇOK İYİ TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ ÇIKARMIŞ”
Benden sonra savunma yapan iki başörtülü avukat, ihraç hakimin ihracına gerekçe gösterilen şeylerin, din ve vicdan hürriyeti kapsamında değerlendirilemeyeceğini söylediler. Hatta bu eylemin bir “terör faaliyeti” olduğunu ifade ettiler.
O iki avukatın savunmasından çok etkilenmiştim. O gün şunu düşünmüştüm. Bu yaşananları her kimler planlamışsa, çok iyi bir toplum mühendisliği çıkarıyorlar. Ben başı açık bir avukat olarak, namaz kılmak ya da sohbete katılmak gibi eylemlerin din ve vicdan hürriyeti olduğunu savunurken, başörtülü iki avukat ise “terör eylemi” olarak değerlendiriyordu. Bana göre, duruşma salonunda yaşanan bu tablo tarihsel bir fotoğraf karesiydi. “Keşke bunu biri fotoğraflasa” diye kendi kendime düşünmüştüm.
“CEZAEVİ GÖREVLİSİ, EMEKLEYEN BEBEK İÇİN SERİLEN BATTANİYELERİ TOPLADI”
Beni diğer etkileyen olaysa, ceza evlerindeki bebek ve çocukların yaşadıkları mağduriyetlerdi. Aralık 2016’da bir hakime bir hanımı tutuklu bulunduğu cezaevinde ziyarete gittim. Canı sıkkındı. Ne olduğunu sorduğumda, anlatmaya başladı. Koğuşta 11 aylık bir bebek olduğunu, emeklemeye başladığı içinde, dizleri zarar görmesin diye yerlere battaniye serdiklerini ifade etti. Ancak bir kontrol sırasında, bir cezaevi görevlisi bayanın yerdeki battaniyeleri bir hışımla topladığını ve kaldırdığını anlattı. Hatta sadece bebeğin emeklemek için serilen battaniyeleri değil, soğuk bir kış günü koğuştaki bütün battaniyeleri topladığını anlatmıştı. Bunu yapan da bir kadındı. Ne yazık ki, ideolojik bazı körlükler insanlardaki merhametleri yok etmişti. Bende buna defalarca farklı yerlerde şahit oldum. Cezaevinde yaşamak zorunda kalan bir bebeğe bu hareketi reva görmenin insanlıkla bir ilgisinin olmadığını düşünüyorum. Bu beni çok etkiledi.
“AİHM KARARLARI, YENİDEN YARGILAMARDA ÇOK ÖNEMLİ”
10. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının bu dosyalar üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu kararların uygulanması konusunda hangi sorunlar yaşanıyor?
AİHM kararlarının etkisinin çok olumlu olduğunu söyleyerek başlayayım. Az sayıda mahkeme ihlal kararlarının yerine getirilmesi konusunda hukuka aykırı olarak direnç gösterdi. Ancak ekseriyeti yeniden yargılama taleplerini kabul ederek yargılamalarını yaptı, Yeniden yapılan yargılamalarda da önemli sayıda beraat kararı verildi. Bir kısım yargılamalar da devam ediyor.
“AYM İYİ BİR SINAV VERMEDİ”
AYM bu süreçte iyi bir sınav vermedi. Ceza yargılamalarını konu alan bireysel başvurularda, AİHM’nin 3554 hak ihlali kararı sonrası bir kısım ihlal kararları vermeye başladı. Ancak burada da kendince bir hukuk mühendisliği uygulayarak adil yargılanma hakkının en zayıf halkası olan gerekçeli karar hakkından ihlal kararları açıklıyor.
“İHRAÇLARDA ZAMANA YAYMA DEVAM EDİYOR”
Kamudan ihraçlarda ise şimdilik zamana yayma politikasına devam ediyor. ByLock kullanımı gerekçe gösterilen ihraç dosyalarını bireyselleştirmeden, diğer ihlallere hiç değinmeden toplu dosyalar şeklinde reddediyor. İlerleyen yıllarda AİHM o konuda ihlal kararları verdiğinde başlayacak zannediyorum ihlal kararları vermeye. Bu AYM’nin kendi varlığını, saygınlığını kendi eliyle tartışmaya açmasıdır.
“ÜLKEDE KURUMLAR CİDDİ YOZLAŞMAYLA KARŞI KARŞIYA”
11. Son olarak, 15 Temmuz sonrasında yaşanan yargı süreçlerinden çıkarılması gereken en önemli ders nedir? Türkiye’nin geleceğinde benzer tartışmaların yaşanmaması için hangi hukuki ve kurumsal reformların öncelikli olması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Avrupa Konseyi Türkiye raporlarının “yargı” bölümünde son 10 yıldır tekrar eden tespit ve uyarıları yurttaşlarımızın okumasını tavsiye ediyorum. Bu raporlar her yıl yayınlanıyor ve açık kaynaklardan ulaşabilirler. Toplumda uzun yıllar kabul gören bir anlayış vardı: kışlaya, camiye ve yargıya siyaset sokmamak. Bu anlayış ile bu kurumların siyasetin günü kurtarma ya da koltuğu koruma sanrılarından ari kalması, kutuplaşmaması, kullanışlı aparatlar haline gelmemeleri ve bir nevi kirlenmemeleri amaçlanıyordu. Maalesef ülkede kurumlar ciddi bir yozlaşma ile karşı karşıya. “Benden olsun” anlayışı ve pratiği işi ehline verme yani liyakat ilkesini adeta yok etti. İbni Haldun çok kıymetli bir sosyolog ve filozoftur Mukaddime adlı eserinde devletlerin çöküş alametlerinin şu sözlerle ortaya koyar: “Dayanışmanın yok olması, üretimin zayıflaması, tüketim çılgınlığı, vergilerin artması, liyakatin dikkate alınmaması, adaletsizliğin yaygınlaşması, göçün hızlanması, gösteriş, riyakârlık ve yalakalığın artması.” Bu alametlerin hangilerini taşıdığımızı ciddi ciddi düşünmek, tespit etmek ve çözmek zorundayız. Aksi halde ne benzer acılar yaşamaktan ne de çöküşten kaçışımız mümkün olmayacaktır.






















