(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
24 Temmuz Lozan anlaşmasının yıldönümüydü. Üzerinden tam 103 yıl geçti. Siyasi liderlerin mesajları dışında Lozan pek hatırlanmadı. Lozan’ın gölgede kalan ve pek bilinmeyen bir maddesini daha önce yazmıştım. Bugün tekrar paylaşmak istiyorum. Hayır, tembelliğimden falan değil, konunun öneminden… Eskimeyen bir yazıydı o… Çok çalışmıştım. Meclis tutanaklarını satır satır okumuştum. Üstelik bugünlerde çözüm süreci kapsamında bir ‘çerçeve anlaşma’ da söz konusu… Genel af olmasa bile kısmi af… Bu açıdan da konuya bakılabilir. Buyurun birlikte okuyalım… Ben de okuyacağım…
Birkaç ay önce bir sohbet sırasında laf döndü dolaştı, ‘150’liklere’ geliverdi. Arkadaş “İlk kez duyuyorum, kim onlar?” diye sordu. Bu yazı o zaman aklıma düştü. Kısmet bugüneymiş. 150’liklerin bilinmemesi normal. Bu yazıyı okuyanlar arasında da duymamış çıkabilir. Çıkabilir değil mutlaka çıkar. Çünkü çok eski bir mesele. Ve yakın tarihin sayfaları arasında unutulup giden bir konu. Ne inkılap tarihi derslerinde anlatıldı ne de yakın tarihin belli başlı olayları arasında sayıldı.
Ben yıllar önce haberdar olmuş, İlhami Soysal’ın kitabında okumuştum. Sonra Meclis tutanaklarına baktım. Birkaç kitap daha geçti elime. Kâmil Erdaha’nın ‘Yüzellilikler’ kitabını kütüphanemde buldum. Sayfaları arasında hızlı bir gezinti yaptım. İnternetten Meclis tutanaklarına girdim, o günkü tartışmaları satır aralarına kadar okudum. Milletvekillerinin sataşmalarını, hatibe müdahalelerini okurken Genel Kurul’daki sahneler gözümün önünde canlandı. Sonra da bu yazıyı yazmaya oturdum.
Önce olayı anlatacağım sonra kısaca kendi görüşümü kısaca izah etmeye çalışacağım. ‘Hassas bir konu’. İdeolojik açıdan yaklaşan ve o günlerin şartları içinde meseleyi değerlendirenler çok. Emin Çölaşan’ın bir yazısını gördüm, ‘Yüzellilikler’ hakkında Meclis’te konuşma yapan milletvekillerinden farksız. Oysa araya giren uzun zamandan sonra meselenin daha sağlıklı ve de vicdanlı yorumlanması gerektiği kanaatindeyim.
Sizi yeteri kadar meraklandırdıysam konuya yavaş yavaş giriş yapabiliriz.
Tam 103 yıl önce… Osmanlı tasfiye edilmiş. Ankara-İstanbul kavgasından Ankara galip çıkmış. Milli Mücadele zaferle sonuçlanmış. Son Padişah Vahdettin ülkeyi terk etmiş. Lozan Antlaşması imzalanmış. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde yeni bir devlet kurulmuş. Sultanlık sona ermiş, Cumhuriyet kurulmuş.
Hikâye, Lozan’da başlıyor. İsmet Paşa’nın başkanlığındaki heyet anlaşmaya imza atarken bir ek protokol gündeme gelmiş. Tarihi anlaşma büyük hengamelerden sonra imzalandığı için imza koyan devletlerin yeni bir başlangıç yapması istenmiş. Bu nasıl olacak? Eski defterler karıştırılmayacak, dünün kavgaları tarihe havale edilecek, yeni bir hesaplaşmaya meydan verilmeyecek… Bunun yolu da ‘genel aftan’ geçiyor. İsmet Paşa Ankara’ya sormuş… Bazı tereddütler hasıl olmuş. Sonunda ‘150 kişi’ istisna tutularak genel af protokolüne Ankara imza atmış. İşte tarihe ‘150’likler’ diye geçen konunun özü bu. 150 kişi af kapsamı dışında tutulacak.
Yazarın ifadesiyle söylemek gerekirse “Antlaşmaya bağlı Genel Affa İlişkin Beyanname 1 Ağustos 1914 – 20 Kasım 1922 tarihleri arasında Türkiye ve Yunanistan’da ikamet eden veya etmiş kişiler tarafından işlenen askeri veya siyasi nitelikteki suçlar için taraflara bir kovuşturmada bulunmamaları, tam ve mutlak bir genel af ilan etmeleri yükümlülüğü getirdi.” Ankara’nın beyannameye eklediği protokol, suç işlemiş 150 kişinin “Türkiye’ye giriş ve orada ikametini yasaklamak”, “Türkiye’de bulunanları oradan çıkarma ve yabancı ülkedekilerin dönüşlerini men” hakkını veriyordu.
150 kişi tespit edilirken hangi kriterlere bakıldı? Birazdan anlatacağım bu kişilerin belirlenmesi hiç de kolay olmadı. İçişleri Bakanlığı uzun ve kalabalık listeler hazırladı. O kadar ki liste 600 kişiyi buldu.
İçişleri Bakanı Ferit Bey konunun görüşüldüğü 16 Nisan 1924 tarihli ‘gizli oturumda’ milletvekillerinin de ısrarla sorduğu ‘tespit kriterlerini’ şöyle ifade etti: “Efendim prensip diye ne istiyorsunuz. Hain, hain ne prensibi. Yalnız hıyanetin vecih ve nevi itibariyle ancak tasnifi kabil olur. Yoksa prensip nedir? Sevr muahedesini kabul ve imza eden kabine, Sevr’i Paris’te imza eden heyet-i murahhasa, sonra Kuvay-ı İnzibatiye, sonra Çerkez Ethem ve avenesi, İzmir Çerkez kongresine murahhas olarak iştirak edenler, hıyanet-i vataniyede bulunan memurin-i mülkiye ve askeriye, hıyanet-i vataniye ile maznun polis rüesası, hain gazeteciler, sonra hıyanet-i vataniyede bulunan diğer eşhas…”
İsimlerin tespitinde ve Meclis’teki görüşmelerde sahnede olan Ferit Bey kanun çıktıktan sonra ‘Tek’ soyadını aldı. Ve Ahmet Ferit Tek ismiyle Kütahya ve İstanbul milletvekillikleri yaptı. 1971 tarihinde vefat etti. Yukarıdaki sözleri biraz ağdalı olsa da bugün izaha ihtiyaç duymayacak açıklıkta. Kapsamın ne kadar geniş tutulduğunu görüyor musunuz? Bu kapsama değil 150, 150 bin kişi kolaylıkla dahil edilebilir.
2026 Türkiye’sinde bir liste yapılsa 150 rakamı çok küçük kalır. İktidar sahipleri özellikle muhaliflerine çok kolay ‘vatan haini’ yaftası vurabiliyor. Şimdi buna ‘terörist’ gibi başka kelimeler de eklendi. Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun 1. Maddesi nedir biliyor musunuz? “Büyük Millet Meclis’inin meşruluğuna karşı ayaklanmayı kapsayacak söz, davranış ve yazı ile muhalefet ya da bozgunculukta bulunan kimseler vatan haini sayılır. Ve Asılarak idam olunur.”
“Bozgunculukta bulunmanın” takdiri Kılıç Ali gibi İstiklal Mahkemeleri reislerine kaldı. Neyse bu ayrı bir yazı konusu. Kılıç Ali ayrıca yazılmaya değer. Hem bir devrin özeti hem de ilginç hayat hikâyesi var. 3. Maddesi’ne şu cümle yazıldı: “Lozan Muahedenamesine merbut Aff-ı Umumi Beyanname ve Protokolünde istihdaf edilen yüz elli şahıs işbu aftan müstasnadır.” 150’likler kanunda ilk kez bu ifadelerle yer aldı.
Zaman zaman Lozan’ın gizli maddelerinden dem vurulur. ‘Komplo teorilerine’ yatkın muhafazakâr kesim bu konuyu tartışmayı sever. Keşke 150’likler konusunda da bir çalışma yapmış olsalardı. Bu meseleyi araştıran, kitap haline getiren sol ve Kemalist çevreler. Siyasal İslamcıların bütün derdi varsa yoksa ‘komplo teorisi’. Karanlıkta kalmış bir gerçeğe ışık tutabilirlerdi. Bir başka bakış açısıyla 150’likler meselesini gündeme getirebilirlerdi.
100 yıl önce konuyu görüşmek için Meclis toplandı. İlk tartışma usulden çıktı: Oturum açık mı olsun yoksa gizli mi? Bakan Ferit Bey ‘gizli oturum’ istedi. İsimler üzerindeki değerlendirmenin kamuoyuna yansımasının doğru olmayacağını söyledi. İki celsede gerçekleşen müzakereler sonunda 600 kişiyle başlayan liste 150’lere düşürüldü. Milletvekillerinin “Şunu da ekleyin…” önerileri dikkate alındı. Ne kadar hassas davranıldı? Tartışılır. Aralarında dünyadan göçmüş bir kişi de vardı. Konuya ilgi duyanlar internetten girerek gizli oturumun zabıtlarını/tutanaklarını okuyabilirler.
Liste 150 kişi olarak belirlendi fakat sonradan yanlış sayıldığı için 149’da kaldığı anlaşıldı. Ve son kişi olarak Köylü gazetesi sahibi İzmirli Refet ilave edildi.
Padişah Vahdettin’in maiyeti… Sevr taraftarları… Çerkez Ethem ve arkadaşları… Askerler, polisler, bürokratlar… Gazeteciler… Birkaç isim; Gazeteciler Mevlanzade Rıfat, Sait Molla, Refik Halit Karay, Refii Cevat…
Birçok kitaba imza atan Refik Halit, ‘Memleket Hikayeleri’ ile bilinir. Yıllar önce ‘Bugünün Saraylısı’ romanı TRT’de dizi olmuştu. Diğer isimler; Başyaver Avni, Şeyhülislam Mustafa Sabri, Çerkez Ethem ve kardeşleri, Kuşçubaşı Eşref ve biraderleri, Rıza Tevfik, Madanoğlu Mustafa… Evet, tanıdık bir isim; 27 Mayıs darbesinin komutanlarından Korgeneral Cemal Madanoğlu’nun babası… Liste uzun…
Kanunun gereği olarak 150 kişi vatandaşlıktan atıldı ve tamamının mallarına el kondu ve Türkiye’de bulunanlar yurtdışına sürüldü. Yaban ellerde çok zor şartlarda yaşam mücadelesi verdiklerini biliyoruz. Eli kalem tutanlar anlattı. Çerkez Ethem’in milletvekilliği yapan kardeşleri taş ocaklarında çalıştı. Çerkez Ethem, İsmet Paşa’ya yazdığı mektupta “Tarih bana az, size çok lanet edecektir” diye yazdı.
Ve yıllar sonra bir Türk diplomata şunları söyleyecekti: “Ben hain değilim. Bana ihanet isnat edilmiştir. Kendimi bu şartlar içinde müdafaa edemem. Bu benim kaderimdir. Fakat ben hain değilim.” Rıza Tevfik de derdini şiirle dile getirecektir: “Siyaset çamura biraz kan kattı / Bir koca kalpaklı adam yarattı / Ona herkes taptı, Rıza dayattı / Secdeye varmayan o iblis oldu.”
Yurtdışında yaşamları kolay olmadı. Sudan çıkmış balığa döndüler. Maddi imkansızlar içinde kıvrandılar. Örnek mi? İşte Refik Halit Karay’ın anlattıkları: “Hem satılmış denen şu adamın satacak bir altın saati bile yoktur. Gıyabımda evime gelip de emval ve eşyamı kayıt için sordukları zaman Harb-i Umumide alınmış bir pardösü püsküsünden başka hacze layık mamalek bulamamışlar. Memurlar belki de inanmamışlar, nukud ve senedatı koçan şeklinde benim de Eşref gibi yanımda taşıdığıma hükmetmişlerdir.”
Rıza Tevfik’in durumu da farklı değildi: “Bugün 80 yaşında ihtiyar olduğum halde Türkçede maruf bir tabire göre vatanım olan şu memlekette bir dikili ağacım değil, bir saksı fesleğenim yoktur.”
Kendisi de 150’lik olan gazeteci Tarık Mümtaz Göztepe, Amman’da Çerkez Ethem’i ziyarete gitti ve gördüklerini şöyle tasvir etti: “Mütevazi bir evde kendi yorganını kaplamakla meşgul olan bu adamın kendisine hiç yakışmayan bir vaziyetinde ansızın yanına girdiğimiz zaman gözlerini kaldırdı ve suç üstü yakalanmış bir çocuk gibi sapsarı kesilerek iki metreye yaklaşan boyu dimdik oldu.”
Mustafa Sabri Efendi’den iki cümle: “Boş ceplerimizle ülkemizi terk etmek zorunda kaldık. Devletin en üst makamlarına yükselmemize rağmen devletin olan çöpe dahi dokunmadık. Sermayem yoksulluk ve iffetimden ibarettir.”
Atatürk’ün Çerkez Ethem’in kardeşleri başta olmak üzere bazı 150’liklere para gönderdiği bazı kaynaklarda yazdı. Ethem’in onuruna düşkün kardeşleri Reşit ve Tevfik beyler parayı kabul etmediği ve geri gönderdikleri söylenir.
150’liklerin hiçbiri yurtdışında kendi hallerine bırakılmadı. Ankara yakından takip etti, izledi ve raporladı. Sonradan milletvekili olan Kudüs konsolosunun şu sözleri manidar: “Ben kısa bir zaman Filistin’de konsolosluk ettim. O münasebetle Suriye’yi defaatle gezdim. Tabii vazifem iktizası orada sefil sefil dolaşan bu serserileri -yüzellilikleri- de tetkik ve takip etmekte idim.”
Bir başka diplomat Tunalı Hilmi Bey’in oğlu İhsan Tunalı gazeteciye şunları söyleyecektir: “Biliyor musun neden buraya geldim? Şu Çerkez Ethem melunu… Burada rahat durmuyor galiba. Yine bir halt etmeye kalkacak diye korkuyorum. Onunla konuşmaya geldim ve teminat aldım. Ama yine de ihtiyatlı bulunmak icap ediyor. Malum ya, herifin üç sabıkası var. Hâlâ da Atatürk’e diş bilediği şüphesiz”.
Atatürk sıcak bakmasına rağmen İsmet Paşa karşı çıktı. Atatürk Cumhuriyet’in 10. yılında, Hatay’ın Türk topraklarına katılması sırasında 150’lileri affetmek istediğini söyledi. Ve nihayet ölümüne aylar kala af için Başbakan Celal Bayar’a talimat verdi. Sinop Milletvekili Cevdet Kerim İncedayı Meclis kürsüsünde şöyle diyordu: “Bu kadar asil, bu kadar tarihsel bir milletin kendinden, içinden şurada burada Yüzellilikler soyadı altında hain diye bir Türk ferdi bulundurmak istemiyoruz.”
Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun sözleri de kayda şöyle geçti: “Büyük milletler ve büyük şefler cezalarında ve aflarında daima büyük hamleler yaparlar. Türk Milleti ve onun şefi çok büyüktür. Affı da eserleri de büyük olacaktır.”
Af tasarısı 23 Mayıs 1938’de Meclis’e sunuldu ve kabul edildi.
Ve dönüşler başladı. Refik Halit duygularını şairane üslupla dile getirdi: “Dönüş sevincim katmerlidir. Sevgili yurdumu ne halde bıraktım? Nasıl bir harika ile karşılaşacağım. Dumanı yaslı tüten bir fabrika bacası tanırdım; Zeytinburnu…”
Refik Halit gibi hemen yola çıkanlar olduğu gibi ağırdan alanlar ve hiç dönmeyenler de oldu. Rıza Tevfik, 5 yıl sonra döndü. Çerkez Ethem gurbet ellerde kalanlardandı: “Katiyen ithamların ağır mesuliyetine layık günahkâr değilim. Fakat hakikatleri bitaraf mahkeme önünde izah edebilecek mi idim? Hayır… O halde gurbete devam edecek ve gurbette ölecektim. Ta ki günün birinde akıbetim o ilk günlerin hakiki tarihini yazacak kimselerin dikkatini çeksin, belki çok hatalarımın olduğunu fakat asla vatan haini olmadığımı tespit etsinler…”
Yıllar yıllar sonra Başbakan Tansu Çiller Ürdün seyahatinde Çerkez Ethem’in kabrini soracak ve bu krize neden olacaktı.
Ben ideolojik açıdan değil insani açıdan bakıyorum meseleye. O hercümerçte hatalar, yanlışlar elbette oldu. Olmaması imkânsız. Ankara’ya Mustafa Kemal’e muhalif edenler bu kadar ağır cezayı hak etmedi. Sistemin dışında tutulmaları normal. Ama mallarını müsadere ederek yurtdışına sürülmeleri hiç adil değil. Zaten yeni dönemde muhalefet imkanları kalmadı. Çaresizce köşelerine çekilmekten başka seçenekleri yoktu. Cumhuriyet Türkiye’si daha baştan geçmiş hataların üzerine sünger çekebilir, eski defterleri açılmamak üzere kapatabilirdi.
150’liklerden bugün hayatta olan yok. Son 150’lik 1981 yılında Biga’da öldü. Ama 150’liklerin çocukları, torunları hayatta. Kimi büyük iş adamı oldu, kimi siyasetçi, kimi bürokrat.
Tarihin sayfaları arasında silik bir fotoğraf olarak kalan 150’likler meselesini kısaca özetlemeye çalıştım. Konuya ilgi duyanlar isimleri merak edenler rahatlıkla doğru kaynaklara ulaşabilir. Aslında genel affın zaman zaman tartışıldığı, hain, terörist ithamlarının havada uçuştuğu bugünlerde bu meseleden çıkarılacak çok dersler ve ibretler var. Bu açıdan bile incelenmeye değer…





