(The Turkish Post) – TOLGA YAVAŞ
Mihail Bulgakov, “Usta ve Margarita” üzerinde 1928’den ölümüne kadar çalıştı ama romanı hiçbir zaman “bitmiş” sayamadı. Bulgakov’un dul eşi Yelena Bulgakova’nın yıllar süren çabasıyla ancak 1966-67’de, üstelik sansürlenerek yayımlanabilen roman, dünya edebiyatının en çok bilinen “ölümden sonra tamamlanan” hikâyelerinden biri. Ama Bulgakov bu konuda yalnız değil. Edebiyat tarihi, yazarını kaybettiği için yarım kalmış, sonradan başkalarının elinden geçerek okura ulaşmış eserlerle dolu.
Franz Kafka – Dava, Şato, Amerika
Kafka 1924’te tüberkülozdan öldüğünde arkasında üç tamamlanmamış roman bırakmıştı. Yakın dostu Max Brod’a, elindeki tüm el yazmalarını okunmadan yakmasını vasiyet etmişti. Brod bu isteği yerine getirmedi; aksine yıllarca uğraşıp metinleri düzenleyerek Dava’yı (1925), Şato’yu (1926) ve Amerika’yı (1927) yayımladı. Kafka, sağlığında neredeyse bilinmeyen bir yazardı; ölümünden sonra Brod’un bu “itaatsizliği” sayesinde 20. yüzyılın en etkili yazarlarından biri hâline geldi.
Vladimir Nabokov – Laura’nın Aslı
Lolita’nın yazarı Nabokov, 1977’de ölürken son romanı üzerinde çalışıyordu: 138 el yazması fişten oluşan, henüz taslak hâlindeki Laura’nın Aslı. Nabokov, eşi Vera’dan bu fişleri yakmasını istemişti. Vera bunu yapamadı; metin bir İsviçre bankasında yıllarca bekledi. Kararı sonunda oğlu Dmitri Nabokov verdi ve babasının vasiyetine rağmen 2009’da, fişlerin tıpkıbasımıyla birlikte kitabı yayımladı.
Robert Musil – Niteliksiz Adam
Avusturyalı yazar Musil, dönemin en iddialı modernist romanlarından Niteliksiz Adam’ın üçüncü cildini bitiremeden 1942’de İsviçre’de sürgündeyken bir felç sonucu hayatını kaybetti. Eserin ilk iki cildi sağlığında basılmıştı; kalan bölümler, eşi Martha Musil tarafından derlenip 1943’te, ardından Musil uzmanı Adolf Frisé’nin daha kapsamlı düzenlemesiyle 1952’de okura sunuldu. Musil hayattayken yoksulluk içinde ve neredeyse unutulmuş biri olarak öldü; tanınırlığı büyük ölçüde ölümünden sonra geldi.
Charles Dickens – Edwin Drood’un Sırrı
Dickens, on iki bölüm hâlinde planladığı gizemli cinayet romanının sadece yarısını, altı bölümünü tamamlayabildi. 1870’te bir felç geçirip ertesi gün hayatını kaybettiğinde masasında 23. bölüm üzerinde çalışıyordu. Kim olduğu asla netleşmeyen katilin kimliğine dair ayrıntılı bir plan bırakmadığından roman sonsuza dek “çözülmemiş” kaldı; aradan geçen bir buçuk asırda pek çok yazar kendi bitiş önerisini yazmayı denedi.
David Foster Wallace – Solgun Kral
Infinite Jest’in yazarı Wallace, 2008’de intihar ettiğinde masasında binden fazla sayfalık dağınık bir taslak, not ve bölüm yığını bırakmıştı: Solgun Kral. Wallace bu malzemeyi ölümünden önce eşinin ve ajansının bulabileceği bir yere özenle yerleştirmişti. Uzun yıllar editörlüğünü yapmış olan Michael Pietsch bu parçaları bir araya getirip 2011’de yayımladı; roman 2012 Pulitzer Kurmaca Ödülü’nde finalist oldu (o yıl ödül hiç kimseye verilmedi).
Ortak nokta
Bu örneklerin hepsinde tekrarlayan bir örüntü var: Yazar ölür, eserin kaderi bir eşe, çocuğa ya da yakın bir dosta kalır; o kişi genellikle yazarın son isteğine (yak, yayımlama, dokunma) karşı çıkıp metni okura ulaştırmayı seçer. Bulgakov’un durumunu farklı kılan ise, Usta ve Margarita’nın salt bir “ölüm sonrası keşif” değil, aynı zamanda bir sansür hikâyesi olması: Roman sadece yazarının ölümüyle değil, Sovyet rejiminin edebiyat üzerindeki baskısıyla da mücadele etmek zorunda kaldı ve sansürsüz hâline ancak 1973’te, tam metin olarak ise 2015’teki Kolişeva baskısıyla kavuşabildi.























