(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Kendini meşrulaştırma ve belleğin yeniden yazılması
Bir insanın yalan söylediğini düşünün.
Ne yaptığını biliyor.
Gerçeği de biliyor.
Ama işine gelmediği için başka türlü anlatıyor.
İlk gün bunun yalan olduğunun farkında.
İkinci gün aynı hikâyeyi yeniden anlatıyor.
Sonra bir kez daha.
Her anlatışında bazı ayrıntıları biraz değiştiriyor.
Kendisini biraz daha haklı çıkarıyor.
Karşı tarafı biraz daha suçlu gösteriyor.
Aylar geçiyor.
Bir gün aynı olayı yeniden anlatıyor.
Ama bu kez garip bir şey olmuş:
Artık yalan söylüyor gibi görünmüyor.
Çünkü anlattığı şeye gerçekten inanıyor.
Peki bu mümkün mü?
Bir insan söylediği bir yalanı zamanla kendi gerçeğine dönüştürebilir mi?
Psikolojinin cevabı rahatsız edici:
Bazı koşullarda evet.
Ama mesele basitçe “Bir yalanı kırk kere söylersen inanırsın” değildir.
Daha karmaşık bir süreç işler.
Çünkü insan zihni yalnızca geçmişi hatırlamaz.
Geçmişi yeniden kurar.
Ve bazen bu yeniden kurma işleminin amacı gerçeği korumak değil, kişinin kendisi hakkında taşıdığı hikâyeyi korumaktır.
İnsan neden kendi davranışını değiştirmek yerine hikâyeyi değiştirir?
Çoğu insan kendisini kötü biri olarak görmek istemez.
Kendimiz hakkında bazı temel inançlarımız vardır:
Ben adilim.
Ben dürüstüm.
Ben iyi bir insanım.
Ben mantıklı kararlar veririm.
Ben sevdiklerime haksızlık etmem.
Ama sonra yaptığımız bir davranış bu kimlikle çatışabilir.
Bir arkadaşımıza ihanet ederiz.
Bir çalışanımıza haksızlık ederiz.
Yanlış olduğunu bildiğimiz bir karar veririz.
Birisini çıkarımız için ezeriz.
Ve zihinde iki gerçek karşı karşıya gelir:
“Ben iyi bir insanım.”
ve
“Yaptığım şey iyi değildi.”
Leon Festinger bu tür psikolojik gerilimi bilişsel çelişki kavramıyla açıklamıştı.
İnsan bu çelişkiyi uzun süre taşımakta zorlanır.
Bir şey değişmelidir.
Davranışımızı kabul edip:
“Evet, yanlış yaptım.”
diyebiliriz.
Ama bunun bedeli vardır.
Suçluluk vardır.
Utanç vardır.
Benlik saygısının zedelenmesi vardır.
Bir seçenek daha vardır.
Hikâyeyi değiştirmek.
“Ben ona haksızlık etmedim.”
“O zaten bunu hak etmişti.”
“Başka seçeneğim yoktu.”
“Ben başlamadım.”
“O beni buna mecbur bıraktı.”
“Ben aslında onu korumaya çalışıyordum.”
Dikkat edin.
Olay değişmedi.
Olayın anlamı değişti.
Ve bazen insan kendisini korumak için geçmişi yeniden yorumlamaya başladığında, yalan ile hatıra arasındaki sınır giderek bulanıklaşır.
Önce davranış mı gelir, gerekçe mi?
Kendimiz hakkında düşündüğümüz kadar tarafsız değiliz.
Çoğu zaman şöyle olduğunu düşünürüz:
Önce gerçeği değerlendiririz.
Sonra karar veririz.
Sonra davranırız.
Fakat hayatın önemli bir bölümünde sıra bundan daha karmaşıktır.
Bazen önce davranırız.
Sonra yaptığımız davranışla yaşayabilmek için gerekçe üretiriz.
Üstelik bu gerekçeyi her zaman bilinçli olarak üretmeyiz.
Bir ilişkinin içinde başka birine ilgi duyan insan, bir süre sonra eşinin kusurlarını daha fazla görmeye başlayabilir.
Çalışanına haksız davranan yönetici, zamanla o çalışanın zaten “sorunlu” olduğuna daha fazla inanabilir.
Bir arkadaşına ihanet eden kişi, geçmişte arkadaşının kendisine yaptığı küçük yanlışları büyütmeye başlayabilir.
Çünkü şu cümle ağırdır:
“Ona bunu yaptım çünkü ben yanlış yaptım.”
Şu cümle ise daha kolay taşınır:
“O zaten böyle biriydi.”
Böylece gerekçe davranışın arkasından gelir.
Ama bir süre sonra zihnimizde sanki davranışın öncesinde varmış gibi yerleşebilir.
Bellek gerçekten geçmişin kaydı mıdır?
Çoğumuz hafızayı bir kamera gibi düşünürüz.
Olay yaşanır.
Beyin kaydeder.
Yıllar sonra kayıt açılır ve izlenir.
Ama insan belleği böyle çalışmaz.
Hatırlamak, bir dosyayı açmak değildir.
Bir hikâyeyi yeniden kurmaktır.
Her hatırlamada bazı parçalar seçilir.
Bazıları unutulur.
Bazı ayrıntılar bugünkü bilgilerimizle tamamlanır.
Bazılarının anlamı değişir.
Bu yüzden bugün sahip olduğumuz düşünceler, geçmişte yaşadığımız olayları nasıl hatırladığımızı da etkileyebilir.
Bugün bir insandan nefret ediyorsanız onunla geçmişte yaşadığınız olaylar farklı görünmeye başlayabilir.
Bugün seviyorsanız aynı geçmiş başka türlü hatırlanabilir.
İlişki bittikten sonra:
“Zaten en başından beri sorunluydu.”
diyebilirsiniz.
Ama ilişkinin ilk yıllarında tuttuğunuz notları okuduğunuzda bambaşka bir insanla karşılaşabilirsiniz:
Kendinizle.
Çünkü bugünkü zihin, geçmişteki olayları bugünkü hikâyeye uyacak şekilde yeniden düzenleyebilir.
Yalan ne zaman insanın kendi gerçeğine dönüşür?
Burada önemli bir ayrım var.
Her yalan zamanla inanca dönüşmez.
İnsan bazen gerçeği bilir ve bilinçli olarak yalan söylemeye devam eder.
Ama bazı durumlarda süreç farklı ilerleyebilir.
Önce küçük bir çarpıtma yapılır.
Sonra bu çarpıtmayı destekleyen ayrıntılar daha fazla hatırlanır.
Çelişen ayrıntılar geri plana düşer.
Her anlatışta hikâye biraz daha düzenli hale gelir.
Ve zamanla kişinin zihninde şöyle bir dönüşüm yaşanabilir:
“Bunun doğru olmadığını biliyorum.”
yerini önce:
“Aslında olay tam olarak öyle değildi.”
sonra:
“Benim anlattığım daha doğru.”
ve sonunda:
“Olay zaten böyle olmuştu.”
düşüncesine bırakabilir.
İnsan artık bilinçli olarak gerçeği değiştirmiyor olabilir.
Çünkü değiştirilmiş hikâye onun hatırladığı geçmişe dönüşmüştür.
Kendimizi neden hep biraz daha masum hatırlarız?
Geçmişimizi anlatırken çok ilginç bir eğilimimiz vardır.
Başarılarımızda kendi rolümüz büyür.
Başarısızlıklarda koşulların rolü büyür.
İyi sonuçlarda:
“Ben yaptım.”
deriz.
Kötü sonuçlarda:
“Şartlar böyleydi.”
Kavgada karşı tarafın söylediği kırıcı sözü çok net hatırlarız.
Bizim ondan beş dakika önce söylediğimiz söz biraz bulanıklaşabilir.
Bir ilişkide bize yapılan haksızlık hafızamızda keskin kalır.
Bizim verdiğimiz zarar ise daha anlaşılır nedenlerle çevrelenir.
Çünkü insan yalnızca geçmişini hatırlamaz.
Aynı zamanda geçmişteki kendisini de savunur.
Bazen zihnimizin içinde görünmez bir avukat varmış gibidir.
Savcı değildir.
Hakim değildir.
Görevi gerçeği bulmak değildir.
Görevi bizi savunmaktır.
Sorun şu ki bu avukat yıllarca konuşursa, bir süre sonra kendi savunmasını delil sanmaya başlayabiliriz.
Birisine zarar verdikten sonra neden onu daha kötü görmeye başlayabiliriz?
İlk bakışta bunun tersinin olması gerekir.
Birisine haksızlık yaptıysak suçluluk duymamız beklenir.
Bazen gerçekten öyle olur.
Ama başka bir psikolojik yol daha vardır.
Bir insana zarar verdiğinizi düşünün.
Şimdi iki seçenekle karşı karşıyasınız:
“Masum bir insana kötü davrandım.”
ya da:
“Demek ki o insan aslında düşündüğüm kadar masum değildi.”
İkinci seçenek benliği daha az yaralar.
Bu nedenle bazen zarar verdiğimiz kişiyi zamanla daha fazla suçlamaya başlayabiliriz.
Önce davranış gelir.
Sonra kurban değersizleştirilir.
Sonra yapılan davranış daha makul görünür.
Ve sonunda kişi şöyle diyebilir:
“Ben ona haksızlık yapmadım. O zaten bunu hak etmişti.”
Belki de bazı düşmanlıkların yıllar geçtikçe azalmak yerine büyümesinin nedenlerinden biri budur.
Çünkü kişi yaptığı şeyi kabul etmek yerine sürekli gerekçelendirmek zorunda kaldıkça, karşı tarafı zihninde biraz daha kötü birine dönüştürür.
Peki bunu bilinçli olarak mı yapıyoruz?
Her zaman değil.
Ve mesele zaten burada tehlikeli hale geliyor.
Bilinçli bir yalanda en azından bir noktada gerçeği biliyoruz.
Kendi kendini meşrulaştırmada ise insanın gerçeğe erişimi zamanla bozulabilir.
Çünkü zihnin amacı her zaman şunu sormak değildir:
“Gerçekte ne oldu?”
Bazen daha güçlü soru şudur:
“Ben hâlâ iyi, tutarlı ve haklı bir insan olabilir miyim?”
Eğer gerçek bu benlik hikâyesini tehdit ediyorsa, zihnin gerçeği biraz eğip bükme kapasitesi şaşırtıcı derecede yüksektir.
Bu yüzden kendini kandırmanın en tehlikeli biçimi aynanın karşısında bilinçli biçimde yalan söylemek değildir.
Yalan söylediğinin artık farkında olmamaktır.
Bir hikâyeyi çok anlatmak onu nasıl değiştirir?
Aynı olayı yıllarca anlattığınızı düşünün.
İlk anlatışta olay karmaşıktır.
Sizin de hatanız vardır.
Karşı tarafın da.
İkinci anlatışta gereksiz ayrıntılar gider.
Üçüncü anlatışta hikâyenin kahramanı ve suçlusu daha belirginleşir.
Beşinci anlatışta bazı cümleler kalıplaşır.
Onuncu anlatışta artık hikâyenin değişmeyen bir versiyonu vardır.
Ve her anlattığınızda sadece başkalarını ikna etmiyorsunuzdur.
Kendi belleğinizi de yeniden prova ediyorsunuzdur.
Bir noktadan sonra yaşanan olayı değil, en son anlattığınız versiyonu hatırlamaya başlayabilirsiniz.
Bu nedenle geçmiş bazen yaşandığı haliyle değil, en çok tekrar ettiğimiz haliyle zihnimizde kalır.
O zaman insan kendi geçmişine güvenemez mi?
Bu kadar ileri gitmek doğru olmaz.
Belleğimiz bütünüyle güvenilmez değildir.
Çoğu şeyi yeterince doğru hatırlarız.
Ama özellikle duygusal olarak önemli, benliğimizi tehdit eden veya yıllar boyunca defalarca yeniden anlattığımız olaylarda kesinlik konusunda biraz daha mütevazı olmak gerekir.
Çünkü:
Bir şeyi çok net hatırlıyor olmak, onun tam olarak öyle yaşandığının garantisi değildir.
Ve çok samimi görünerek anlatmak da bir insanın mutlaka doğru söylediği anlamına gelmez.
Çünkü kişi sizi kandırmıyor olabilir.
Önce kendisini ikna etmiş olabilir.
En tehlikeli yalan hangisidir?
Başkasına söylediğimiz yalanın bir avantajı vardır.
Gerçeğin nerede olduğunu biliriz.
En azından geri dönebileceğimiz bir yer vardır.
Ama kendimize anlattığımız hikâyede bu sınır silinmeye başladığında durum değişir.
Çünkü artık yalanı korumak için çaba göstermemiz gerekmez.
Onu hatırlarız.
Onu savunuruz.
Onunla öfkeleniriz.
Onun uğruna ilişkilerimizi bitirebiliriz.
Ve bütün bunları yaparken kendimizi tamamen samimi hissedebiliriz.
Belki de insan zihninin en rahatsız edici özelliklerinden biri budur:
İnsan sadece gerçeği çarpıtabilen bir varlık değildir.
Çarpıttığı gerçeğin içinde yaşamayı da öğrenebilir.
Bu yüzden geçmişte yaşadığımız büyük çatışmalarda kendimize yalnızca:
“Ben doğruyu hatırlıyor muyum?”
diye sormak yetmeyebilir.
Belki daha zor bir soru gerekir:
“Hatırladığım şey gerçekten yaşanan mı, yoksa yıllardır kendime anlattığım hikâyenin son hali mi?”
Çünkü bazen insanın en başarılı biçimde kandırdığı kişi karşısındaki değildir.
Kendisidir.
Kaynakça
Festinger, L. (1957). A Theory of Cognitive Dissonance. Stanford University Press.
Aronson, E. (1968). Dissonance theory: Progress and problems. In R. P. Abelson et al. (Eds.), Theories of Cognitive Consistency: A Sourcebook. Rand McNally.
Tavris, C., & Aronson, E. (2020). Mistakes Were Made (But Not by Me): Why We Justify Foolish Beliefs, Bad Decisions, and Hurtful Acts. Mariner Books.
Loftus, E. F. (2005). Planting misinformation in the human mind: A 30-year investigation of the malleability of memory. Learning & Memory, 12(4), 361–366.
Schacter, D. L. (2001). The Seven Sins of Memory: How the Mind Forgets and Remembers. Houghton Mifflin.






















