(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Bir toplumun haksızlığa direnme gücünü belirleyen üç görünmez unsur
Bir haksızlık olduğunu düşünün.
Herkes görüyor.
Herkes ne olduğunu biliyor.
Ama kimse konuşmuyor.
Biri başını çeviriyor.
Diğeri sessiz kalıyor.
Bir başkası yanındakine eğilip şöyle diyor:
“Ben de aynı şeyi düşünüyorum ama başımıza iş almayalım.”
İnsan davranışının en eski sorularından biri tam burada başlıyor:
İnsan haklının mı yanında durur, güçlünün mü?
Tarih bu soruya pek iç açıcı cevaplar vermiyor.
Ama mesele, “insan güçlüden yanadır” deyip geçilecek kadar basit değil.
Çünkü insan bazen güçlüye inandığı için değil, güçlüye karşı durmanın bedelinden korktuğu için susar.
Ve ikisi aynı şey değildir.
Güç neden bu kadar etkili?
Thukydides yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce Melos Diyaloğu’nda siyasal tarihin en sert gerçeklerinden birini yazdı.
Atinalılar, kendilerinden çok daha güçsüz olan Meloslulara kabaca şunu söylüyordu:
Güçlü olan yapabileceğini yapar, zayıf olan ise katlanması gerekene katlanır. [1]
Yüzyıllar geçti.
İmparatorluklar yıkıldı.
Rejimler değişti.
Ama insanın güç karşısındaki davranışı sandığımız kadar değişmedi.
Stanley Milgram’ın deneylerinde sıradan insanlar, bir otoritenin talimatıyla başka bir insana ciddi zarar verdiklerini düşündükleri halde devam edebildiler. [2]
Solomon Asch’in deneylerinde ise insanlar, cevabın açıkça yanlış olduğunu gördükleri halde çoğunluğun yanlış cevabına uyabildiler. [3]
Yani insan bazen yalnızca fikrinden vazgeçmez.
Gözünün gördüğünden bile vazgeçebilir.
Ama burada önemli bir ayrım var.
İnsan her zaman güçlüye inandığı için onun yanında durmaz.
Bazen yalnızca şunu düşünür:
“Karşı çıkarsam ne olur?”
Haklı olmak neden yetmez?
Haklı olmak başka şeydir.
Haklının yanında durmak başka.
İnsan evinde otururken son derece cesur olabilir.
Bir haksızlığı görür.
Öfkelenir.
“Bu doğru değil,” der.
Ama ertesi gün aynı cümleyi herkesin içinde söylemesi gerektiğinde denklem değişir.
Çünkü artık düşüncenin bir bedeli vardır.
İşini kaybedebilir.
Terfi edemeyebilir.
Dışlanabilir.
İtibarsızlaştırılabilir.
Soruşturulabilir.
Bazı toplumlarda özgürlüğünü bile kaybedebilir.
Bu yüzden bir toplumdaki cesareti anlamak istiyorsanız yalnızca insanların karakterine bakmayın.
Şuna bakın:
Haklının yanında durmanın bedeli ne kadar yüksek?
Bedel yükseldikçe sessizlik artar.
Sessizlik arttıkça güç daha büyük görünür.
Güç daha büyük göründükçe karşı çıkmanın bedeli daha da yükselir.
Ve böylece kendi kendini besleyen bir düzen oluşur.
Kimse konuşmaz.
Çünkü herkes gücün çok büyük olduğunu düşünür.
Güç çok büyük görünür.
Çünkü kimse konuşmaz.
Sessiz kalan herkes gerçekten aynı şeyi mi düşünüyor?
Hayır.
Baskıcı düzenlerle ilgili en büyük yanılgılardan biri budur:
Sessizliği destek sanmak.
Bir odada on kişi olduğunu düşünün.
Dokuzu alınan karardan rahatsız.
Ama hiçbiri konuşmuyor.
Her biri etrafına bakıyor.
Diğerlerinin sessizliğini görüyor.
Ve şöyle düşünüyor:
“Demek ki bir tek ben rahatsızım.”
Oysa odadaki diğer insanlar da aynı şeyi düşünüyor olabilir.
Sosyal psikolojide buna çoğulcu cehalet denir. İnsan, kendi düşüncesi ile grubun düşüncesi arasında gerçekte olmayan bir fark varmış gibi algılayabilir. [4]
Ortaya tuhaf bir tablo çıkar.
Herkes rahatsızdır.
Ama herkes diğerlerinin memnun olduğunu sanır.
Herkes yalnız olduğunu düşünür.
Oysa belki de çoğunluktur.
Gücün büyük avantajlarından biri bazen tam burada ortaya çıkar:
Kendini olduğundan daha kalabalık göstermek.
İnsan neden bildiğini söylemez?
Çünkü yalnız kalmak kolay değildir.
Asch’in deneylerinin dikkat çekici sonuçlarından biri buydu.
İnsan, oybirliğiyle karşısında duran bir grubun içinde çoğunluğa daha kolay uyuyordu.
Ama grupta yalnızca bir kişi bile farklı cevap verdiğinde bu baskı belirgin biçimde azalıyordu. [3]
Bu küçük ayrıntı aslında çok büyük bir şey söylüyor.
İnsanın cesur olabilmesi için her zaman yüz kişinin desteğine ihtiyacı yoktur.
Bazen yalnızca şunu bilmesi yeterlidir:
“Ben tek değilim.”
Cesaret bu yüzden yalnızca kişilik özelliği değildir.
Aynı zamanda sosyal bir durumdur.
İnsan yalnız olduğunu düşündüğünde susabilir.
Yalnız olmadığını gördüğünde aynı insan konuşabilir.
Sessizlik nasıl büyür?
Elisabeth Noelle-Neumann bunu sessizlik sarmalı kavramıyla açıklamıştı. [5]
İnsanlar fikirlerinin azınlıkta olduğunu düşündüklerinde onları açıklamaktan kaçınabilir.
Konuşmadıkça fikirleri toplumda daha az görünür hale gelir.
Daha az görünür oldukça gerçekten azınlıkta olduklarını sanırlar.
Sonra daha fazla insan susar.
Ve sonunda garip bir şey olur:
Çoğunluğun görüşü olmayan bir fikir, çoğunluğun görüşüymüş gibi görünmeye başlayabilir.
Bir noktadan sonra kimsenin açıkça “Sus” demesine bile gerek kalmaz.
İnsan kendi kendine susmayı öğrenir.
“Bunu söylemesem daha iyi.”
“Şimdi sırası değil.”
“Başımıza iş almayalım.”
“Ne değişecek ki?”
Baskının en etkili biçimlerinden biri bazen insanları susturmak değildir.
İnsanlara kendi kendilerini susturmayı öğretmektir.
İnsan neden başka düşünüp başka konuşur?
Siyaset bilimci Timur Kuran buna tercih çarpıtması adını verir. [6,7]
İnsan özel hayatında başka bir şey düşünür.
Toplum önünde başka bir şey söyler.
Evinde öfkelidir.
İşyerinde susar.
Arkadaşları arasında eleştirir.
Kalabalığın içinde alkışlar.
Bu nedenle bir toplumun gerçekten ne düşündüğünü yalnızca insanların açıkça söylediklerine bakarak anlayamazsınız.
Çünkü kamuya açık davranış ile özel kanaat aynı şey değildir.
Bazen milyonlarca insan susar.
Dışarıdan bakıldığında herkes düzeni destekliyormuş gibi görünür.
Sonra küçük bir olay olur.
Bir kişi konuşur.
Ardından bir başkası.
Sonra bir başkası.
İnsanlar birbirlerine bakmaya başlar.
Ve ilk kez şu cümle duyulur:
“Demek yalnız değilmişim.”
Bazen yıllardır sarsılmaz görünen düzenlerin şaşırtıcı bir hızla çözülmesinin nedeni budur.
1989 Doğu Avrupa dönüşümleri bu mekanizmanın en dikkat çekici tarihsel örneklerinden biri olarak incelenmiştir. [7,8]
Güç bir gecede ortadan kalkmamıştır.
İnsanlar yalnız olmadıklarını fark etmiştir.
Gerçeği bilmek neden yetmez?
Çünkü insan yalnızca gerçeğe bakmaz.
Diğer insanların gerçeğe nasıl baktığına da bakar.
Üstelik bilgi ortamı bulanıklaştıkça bu ihtiyaç daha da büyür.
Ne oldu?
Kim yaptı?
Kim haklı?
Hangi haber doğru?
Hangi görüntü gerçek?
Kime güvenilecek?
Belirsizlik arttığında insan kendi yargısından daha az emin olur.
Ve oluşan boşluğu çoğu zaman en güçlü ses doldurur.
Propaganda bu yüzden yalnızca insanlara yalan söylemek değildir.
Bazen daha etkili bir yöntem vardır:
Gerçeği görünmez hale getirmek.
Birbirinden farklı onlarca anlatı üretirsiniz.
Doğru ile yanlışı yan yana koyarsınız.
İnsanları sürekli çelişkili bilgiye maruz bırakırsınız.
Bir süre sonra insan artık:
“Hangisi doğru?”
diye sormaz.
Şöyle der:
“Kim bilir gerçek ne?”
İşte o noktada çok önemli bir şey kaybolur.
İnsan yalnızca belirli bir gerçeğe olan inancını değil, gerçeğin bilinebileceğine olan inancını kaybetmeye başlar. [9]
Bir iktidarın herkesi kendi anlattığı hikâyeye inandırması her zaman gerekli değildir.
Bazen insanların hiçbir hikâyeye güvenemez hale gelmesi yeterlidir.
Peki insan ne zaman haklının yanında durur?
Tarih yalnızca itaat eden insanlarla dolu değildir.
Köleliğe karşı çıkanlar vardı.
Irk ayrımcılığına direnenler vardı.
Diktatörlüklere karşı sokağa çıkanlar vardı.
İşini kaybetmeyi göze alanlar vardı.
Hapse girmeyi göze alanlar vardı.
Hayatını riske atanlar vardı.
Demek ki mesele yalnızca “insan doğası” değildir.
Koşullar da önemlidir.
Farklı araştırmaları ve tarihsel örnekleri yan yana koyduğumuzda üç unsur özellikle öne çıkıyor:
Bedel.
Bilgi.
Yalnızlık.
Haklının yanında durmanın bedeli azalırsa insan daha kolay konuşur.
Gerçek bilgiye ulaşabiliyorsa manipülasyona karşı daha dirençli olur.
Yalnız olmadığını görüyorsa cesareti artar.
Bazen insanın düşüncesini değiştiren şey yeni bir bilgi değildir.
Yanında başka bir insanın olduğunu görmektir.
Baskıcı düzenler neden önce bu üç alanı hedef alır?
Çünkü bu üç alan aynı anda daraltıldığında toplumun direnme kapasitesi zayıflar.
Önce bilgi alanı daralır.
Bağımsız basın zayıflar.
Akademi baskı görür.
Eleştirel sesler itibarsızlaştırılır.
Sonra insanların birbirini bulabileceği alanlar küçülür.
Dernekler.
Sendikalar.
Meslek örgütleri.
Sivil toplum.
Topluluklar.
Ardından konuşmanın bedeli yükselir.
İşini kaybetmek.
Soruşturulmak.
Dışlanmak.
Hedef gösterilmek.
İtibarsızlaştırılmak.
Böylece üç şey aynı anda gerçekleşir:
Gerçek bulanıklaşır.
İnsan yalnızlaşır.
Konuşmanın bedeli yükselir.
Sonra toplum sessizleşir.
Ve toplum sessizleştikçe güç daha büyük görünmeye başlar.
O halde insan güçlüden mi yanadır?
Belki de soruyu baştan yanlış soruyoruz.
İnsan her zaman güçlüden yana değildir.
Ama her zaman haklının yanında duracak kadar özgür de değildir.
Çoğu insan bulunduğu koşullara bakar.
Bedeli hesaplar.
Bildiklerinden ne kadar emin olduğunu düşünür.
Etrafına bakar.
Ve belki de en önemlisi şunu anlamaya çalışır:
“Yalnız mıyım?”
Bu yüzden bir toplumun ahlaki direncini yalnızca insanların karakterinde aramak büyük bir hata olabilir.
Asıl soru şudur:
Haklının yanında durmayı ne kadar mümkün hale getirdiniz?
Çünkü bazen bir toplumda herkes gerçeği bilir.
Herkes haksızlığın farkındadır.
Hatta çoğunluk aynı şeyi düşünür.
Ama herkes yalnız olduğunu sanır.
Ve güç bazen tam da böyle büyür.
İnsanların güçlüye inanmasından değil, birbirlerini bulamamasından.
Kaynakça
- Thucydides. History of the Peloponnesian War, Book V, Melian Dialogue, §§84–116.
- Milgram, S. (1963). “Behavioral study of obedience.” Journal of Abnormal and Social Psychology, 67(4), 371–378.
- Asch, S. E. (1956). “Studies of independence and conformity: I. A minority of one against a unanimous majority.” Psychological Monographs: General and Applied, 70(9), 1–70.
- Prentice, D. A., & Miller, D. T. (1993). “Pluralistic ignorance and alcohol use on campus: Some consequences of misperceiving the social norm.” Journal of Personality and Social Psychology, 64(2), 243–256.
- Noelle-Neumann, E. (1974). “The spiral of silence: A theory of public opinion.” Journal of Communication, 24(2), 43–51.
- Kuran, T. (1989). “Sparks and prairie fires: A theory of unanticipated political revolution.” Public Choice, 61(1), 41–74.
- Kuran, T. (1991). “Now out of never: The element of surprise in the East European Revolution of 1989.” World Politics, 44(1), 7–48.
- Lohmann, S. (1994). “The dynamics of informational cascades: The Monday demonstrations in Leipzig, East Germany, 1989–91.” World Politics, 47(1), 42–101.
- Guriev, S., & Treisman, D. (2019). “Informational autocrats.” Journal of Economic Perspectives, 33(4), 100–127.
























