(The Turkish Post) – Yazarımız Fatma Zehra Fidan’ın editörlüğünü yaptığı Legitimized Violence Against Women: The Effects of the State of Emergency Regime in Türkiye (Kadınlara Yönelik Meşrulaştırılmış Şiddet: Türkiye’de Olağanüstü Hâl Rejiminin Etkileri), OHAL döneminde Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ortaya çıkan mağduriyetleri ve bu sürecin kadınların yaşamlarına yansımalarını ele alıyor.
İşlerinden ihraç edilen kadınların ekonomik kayıplarının yanı sıra psikolojik baskıya, damgalanmaya, toplumsal dışlanmaya ve aile ilişkilerindeki dönüşümlere odaklanan kitap, kadınların çoğu zaman anlatamadıkları deneyimlerini görünür kılmayı amaçlıyor.
Gazete Tanık’ın sorularını yanıtlayan Fatma Zehra Fidan, KHK uygulamalarını “hukuksuzluğun hukukileştirilmesi” çerçevesinde değerlendirirken kadınların yaşadıklarını, toplumsal sessizliği ve bu hikâyelerin kayda geçirilmesinin neden önemli olduğunu anlattı.
“KHK uygulamaları bir zulmet rejimine dönüştü”
Kitabınızda “meşrulaştırılmış şiddet” kavramını kullanıyorsunuz. OHAL döneminde KHK’lerle gerçekleştirilen uygulamaları bu kavram çerçevesinde nasıl değerlendiriyorsunuz?
Meşrulaştırım, sosyal bilimlerde yaygın olarak kullanılan bir kavram. Kavramın özünde, bir eylemin veya davranışın söz konusu disipline göre yasal olmayan fakat belli gerekçelerle yasallaştırılması söz konusu. Genellikle otokratik rejimlerde sıklıkla görülen bir uygulama bu. Giorgio Agamben, despotik yönetimlerde yasalara uygun olmayan eylemlere hukuksal kılıf bulunması hâlini “hukuksuzluğun hukukileştirilmesi” olarak kavramlaştırıyor. Son on yıldır Türkiye’de yaşananları tam ifade edecek bir kavram maalesef henüz bulamadık.
OHAL döneminde çıkarılan, ancak OHAL bittikten sonra da devam eden KHK uygulamaları bu süreci bir zulmet rejimine dönüştürdü. 15 Temmuz 2016’dan sonra işlerinden ihraç edilerek veya özel kurumlara el koyularak yapılanların hiçbiri yasal değildi. Bu hukuk dışılık, 2023’ten beri AİHM’in verdiği hak ihlali kararlarıyla netleşmiştir.
2023’e kadar devam eden uygulamalar kadın erkek, çoluk çocuk, yaşlı hasta demeden tarihte görülmemiş bir huşunetle yapıldı. İşin en acı tarafı ise masum bireyleri sivil ve sosyal ölüme terk eden, onları adeta sonsuza kadar silinemeyecek bir şekilde damgalayan bu uygulamaları Türkiye toplumunda hemen herkesin; siyasetten özel kurumlara, sokaktaki vatandaştan yakın aile bireylerine kadar desteklemesiydi.
AİHM kararlarından sonra KHK mağduriyetine karşı bütün algılarını kapatan siyaset dünyası konuya ilgi göstermeye başladı. Başından beri farklı partilerin bazı vekilleri tarafından belli ölçüde desteklendiğimiz vakidir. Fakat bu gibi desteklerin denizde damla misali kalması sebebiyle genel bir çerçeve çizmek zorunda kalıyorum. Çünkü son tahlilde KHK mezalimi, TBMM çatısı altındaki bütün partilerin ve partililerin ortaklığıyla ortaya çıkmış ve uygulanmıştır.
“Kadınlar seslerini yutmak zorunda kaldı”
KHK döneminde kadınlara yönelik şiddet hangi biçimlerde ortaya çıktı? Kadınların yaşadıkları ve bu kitabı yazma kararınız arasında nasıl bir ilişki var?
Böyle bir tabloda kadın yaşantılarına mercek tutmak, bu hukuk ve insanlık sefaletini bir kadın olarak deneyimlemekten kaynaklanıyor olabilir. Kadın çalışmaları yapan KHK’lı bir akademisyen olarak bu süreçte çoğunlukla kadın sesleriyle hemhâl olduğum için kadınların deneyimlerine yakından şahitlik ettim. Dolayısıyla böyle bir kitabın ortaya çıkması elzemdi.
Kadınlara yönelik şiddet, akıl tutulması yaşatacak cinsten argümanlarla meşrulaştırıldı. Kadınların maruz kaldığı şiddetin başta sosyal, psikolojik, ekonomik olmak üzere çok farklı uzantıları vardır. Ancak bence bütün toplumun gözleri önünde gerçekleşen din temelli cinsel ve bedensel istismar, deneyimlenen insan dışılığın en uç noktasıydı.
Dini cemaatlerden birinin —hangisi olduğunu bilmiyorum— verdiği bir fetva, “FETÖ’cülerin kadınları cariyeniz, malları ise ganimettir” anlayışı, başta bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanlığının, sonra da bütün toplumun sessiz onayıyla kabul edildi. Kadın bedeni üzerinden yürütülen bu uygulamayı bazı sıfatlarla niteleme yoluna gitmiyorum.
Farklı şekillerde; sözel, psikolojik ve bedensel istismara maruz kalan kadınlar öyle yalnız kaldılar, öyle kimsesiz bırakıldılar ki kadınlar seslerini yutmak zorunda kaldı.
Bu hikâyelerin dinleyicisi ve şahitlerinden biri, ayrıca kadın sesinin ve sözünün vazgeçilmezliği üzerine akademik çalışmalar yapmış, romanlar yazmış bir kadın olarak, kadın arkadaşlarımın yutmak zorunda kaldığı seslerini açığa çıkarmak istedim. Bu kitap sadece bu amaca kapı açan mütevazı bir ilk adımdır. Yaşananların yanında bir katre hükmündedir, fakat bu katre çok fazla kıymete haizdir.
“Kadınlar adeta bir savaş meydanına atıldılar”
KHK’lerle ihraç edilmek kadınların mesleki kimliklerini, ekonomik bağımsızlıklarını ve toplumsal ilişkilerini nasıl etkiledi? Kadınlarla erkeklerin yaşadığı süreç hangi açılardan farklılaştı?
Bu soru, yine editoryal bir çalışmada ele almak istediğim başlı başına bir kitap konusu. KHK’lı veya eşi KHK’lı olan kadınlarla KHK ile işlerinden ihraç edilen erkekler için süreç farklı işledi.
Darbe girişiminden hemen sonra, kendi kurumlarında çok önceden fişlendiğini anladığımız bireyler, yani kadın erkek hepimiz önce açığa alındık, sonra kitleler hâlinde ihraç edildik. Bu, çok uzun süren ve incelikli bir tespitin ürünüydü; çünkü bu kadar kısa sürede böylesine kitlesel bir “suç” tespiti yapmak imkânsızdır.
İsterseniz kendimden örnek vereyim. 25 Mart 2016’da doçent oldum. Kurallara göre, bölümde başka bir doçent olmadığı için bölüm başkanı olarak atanmam gerekiyordu. Üstelik eski bölüm başkanımızın görev süresi de dolmuştu. Bölüm olarak benim yeni görevime atanmam beklenirken, fizik profesörü olan dekanın sosyoloji bölümüne “bölüm başkan vekili” olarak görevlendirildiğini öğrendik.
Şaşkınlık içinde dekanın odasına gidip neler olduğunu sorduğumda, “Yasal olarak itiraz edebilirsiniz elbette ama hiç tavsiye etmem. Üstelik siz de havanın ne kadar sisli olduğunu hissediyorsunuzdur” minvalinde bir şeyler dedi.
Doğrusu hissettiğim bir şey yoktu. Bunun üzerine şaşkınlığım arttı ve “Sayın Hocam, hissettiğim bir şey yok, üstelik bir bilim insanı olarak hislerime değil olgulara göre davranıyorum” dedim ve çıktım. Bu deneyimim olmasaydı benim gibi kendi hâlinde bir akademisyenin fişlenebileceğini düşünmem ve tahmin etmem imkânsızdı.
OHAL döneminde KHK’lı erkeklerin büyük çoğunluğu cezaevine girdi. Bu bağlamda erkeklerin yaşam kavgası ile kadınlarınki tamamen farklılaştı ve bambaşka bir kulvara evrildi.
Erkekler cezaevinde inançları gereği ibadet ve zikre yönelir, cemaatsel misyon ve bağlılıklarını pekiştirirken kadınlar pek çok meseleyle uğraşmak, deyim yerindeyse bin parçaya bölünmek zorunda kaldılar. İşsiz, parasız, itibarsız ve desteksiz kalmışlardı. Cezaevindeki eşlerinin moralini yükseltmek, aile büyüklerine, sosyal çevreye ve çocuklarına olanları açıklamak, bunlardan en önemlisi para kazanmak zorundaydılar.
Ve bu çok yönlü tazyik altında kadınlar adeta bir savaş meydanına atıldılar. Bu kadar ağır şartlar altında yaşama zorunluluğu kısa sürede onların düşünce ve inanç dünyalarını tetikledi. Öncesinde gönülden bağlı oldukları ve destekledikleri cemaatsel yapıya dair içlerinde uyanan soruların —başta buna cesaret edemeseler de— cevaplarını aramaya koyuldular.
Bundan sonrasını tahmin etmek zor değildir: KHK’lı kadın ve erkek aktörlerin yeni kimlik inşası çok farklılaştı.
“Aile üyeleri tarafından bile dışlandılar”
KHK’lı kadınların yaşadığı dışlanma aile ve toplum ilişkilerinde nasıl derinleşti? Bu süreçte hangi görünür ve görünmez cezalarla karşılaştılar?
Başta dediğim gibi, bu konu incelikli çalışmalarla irdelenmesi gereken, devasa kapsamı olan bir meseledir. Türkiye akademisi, kadın çalışmacıları ve feministler şimdilerde algılarını bu konuya kapatmış durumda. Artık bu da beni şaşırtmıyor. Böyle bir konunun incelenmesi de sanırım KHK’lı kadın akademisyenlere kalıyor.
Asıl sorunuza gelirsem, dışlanmanın derinleşmesi kadınlar ve erkekler için çok farklılaşmıyor aslında. İktidar ve kollayıcıları, buna muhalefet de dâhil, öyle bir kara propaganda yürüttüler, halkı öylesine sindirdiler ki bırakın buna itiraz etmeyi, şüphelenmeye bile yeltenemedi insanlar.
Arkadaşlarımız kendi aile üyeleri —anne, baba, kardeş, kuzen, teyze, hala ve diğer yakınları— tarafından bile öylesine tavırla karşılaştılar ki Foucault’nun “cüzzamlılar”, Agamben’in “marazlılar” kavramı bu tabloyu ifade etmeye yetmiyor.
Bu ifadelerimde zerre kadar abartı olmadığı gibi, olanların bir damlasını bile içermemektedir. KHK rejiminin aile dinamiklerindeki tezahürünün küçük bir kısmını sosyoloji doktoru arkadaşım Yasemin Ceylan, kitaptaki iki makalesinde yansıtmaya çalıştı. Fakat yazılacak o kadar çok konu var ki…
“Bu kitap sadece mütevazı bir ilk adım”
KHK’lı kadınların yaşadıklarını anlatmak ve susturulmuş seslerini duyurmak neden önemli? Kitabınız bu açıdan nasıl bir amaç taşıyor?
Bu hikâyelerin dinleyicisi ve şahitlerinden biri, ayrıca kadın sesinin ve sözünün vazgeçilmezliği üzerine akademik çalışmalar yapmış, romanlar yazmış bir kadın olarak, kadın arkadaşlarımın yutmak zorunda kaldığı seslerini açığa çıkarmak istedim.
Bu kitap sadece bu amaca kapı açan mütevazı bir ilk adımdır. Yaşananların yanında bir katre hükmündedir, fakat bu katre çok fazla kıymete haizdir.























