(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Ne yazık ki bu durum, bu toprakların tarihsel doğasında var. Cumhuriyetin kuruluş döneminden itibaren, kurucu iradenin dışında kalan toplumsal kesimler “öteki” olarak algılandı. Dindar, muhafazakâr ve Kürt toplumu; sosyolojik olarak adeta “siyahi” muamelesi gördü ve sürekli dışlandı. Yıllar boyunca Doğu bölgelerine atanan memur ve bürokratlar da bu ayrımcılığı bölge halkına hissettirmekten geri durmadı.
Ancak geçtiğimiz aylarda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin sorumluluk alarak başlattığı “Terörsüz Türkiye” çıkışı, Abdullah Öcalan’ın fesih çağrısı ve örgütün silah bırakma açıklamalarıyla birlikte umut verici bir sürece evrildi. Yarım asırlık bir sorunun çözümüne yönelik bu gelişmeler, bölge halkının üzerindeki ağır yükü hafifletme adına oldukça kıymetli. Umarım bu süreç kesintiye uğramadan sağlıklı bir şekilde devam eder. Ve umarım bölgede yaşayan Kürt vatandaşlarımız da kendilerini artık “öteki” gibi hissetmeden, bu toprakların eşit ve asli bir parçası olduklarını derinden hissederler. Zira kabul etmek gerekir ki, Kurtuluş Savaşı döneminde bu ülke Türküyle, Kürdüyle, Çerkeziyle, Lazıyla, muhafazakârı ve laikiyle el birliğiyle savunuldu. Zaten Çanakkale Şehitliği’ni ziyaret ettiğinizde bu gerçeğe tüm çıplaklığıyla tanıklık edersiniz. Türkiye’de yıllarca görev yapmış bir sosyolog olarak belirtmeliyim ki, hâlâ bazı çevreler kendilerini “seçkin” ve “bazılarından üstün” görmeye devam ediyor. Oysa aşırı dindarı da, laiki de; Türkü, Kürdü, hatta gayrimüslim vatandaşlarımız da bu toprakların ortak değeri ve zenginliğidir. Bilimin, sanatın ve icatların zirve yaptığı bir çağda, bazı kesimlerin hâlâ dar kalıplarla düşünmesine anlam vermek zor. Bu tür yaklaşımların iyi niyetli olduğunu da düşünmüyorum.
Yukarıda ne demek istediğim sanırım daha iyi anlaşılacaktır. Geçtiğimiz günlerde DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Doğu illerinde yaşanan bazı sorunlarla ilgili siyasi bir açıklama yaptı. Kendisi bir siyasetçidir ve seçmeninin yaşadığı sorunları Meclis çatısı altında dile getirmesi oldukça doğaldır. Ancak Hatimoğulları’nın bu açıklamasına, Prof. Dr. Bengi Başer’in sosyal medya üzerinden verdiği yanıt, hem aşağılayıcı hem de etik dışıydı: “Hadi len! Doğum kontrol yapmayı öğretin önce.”
Kendisini seçkin bir aydın olarak tanımlayan bir akademisyenin bu söylemi, geçmişte sıkça karşımıza çıkan “göbeğini kaşıyan adam” ve “bidon kafa” yaklaşımlarından farksızdır.
Üzülerek belirtmeliyim ki Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihinde, özellikle etnik kimlikler bağlamında süregelen dışlayıcılık, hâlâ en beklenmedik çevrelerde dahi kendini gösterebiliyor. Başer’in bu sözleri sadece bireysel bir gaf değil; aynı zamanda Türkiye’de kendini ‘aydın’, ‘laik’, ‘modern’ ve ‘seçkin’ olarak gören bazı kesimlerin içsel çelişkilerini de ortaya koyuyor. Akademik seviyesini tartışmak benim haddim değil. Ancak entelektüel birikime sahip birinin toplumsal meselelerde etik sınırları aşması kabul edilemez.
“Kürtaj yapmayı öğrenseydiniz” şeklindeki ifade; çok çocuklu Kürt ailelere ya da Kürt toplumunun nüfus yapısına yapılan ırkçı, sınıfsal ve cinsiyetçi bir göndermedir. Oysa çocuk sahibi olmak ya da olmamak ebeveynlerin bireysel tercihidir. Bunun azı ya da çoğu kimseyi ilgilendirmez. Hele bir akademisyenin bu kadar aşağılayıcı ve dışlayıcı bir dil kullanması, büyük bir ayıptır.
Kürtaj İfadesi: Şiddetin Kapısını Aralamak
Kürtaj üzerinden yapılan bu aşağılama aynı zamanda açık bir cinsiyetçilik örneğidir. Kadın bedeni üzerinde tahakküm kuran bu söylem, hem anneliği hem de üreme hakkını araçsallaştırarak kadınlara ve etnik kimliklere çok katmanlı bir şiddet yöneltmektedir. Bu tür ifadeler bireysel düzeyde kalmayıp toplumsal kırılmalara da yol açmaktadır. Zaten Kürt-Türk ilişkilerinde var olan kırılganlık, bu tür dışlayıcı söylemlerle daha da derinleşmektedir. “Ortak vatandaşlık” zemini sürekli olarak aşındırılmaktadır. Toplumu dönüştürme iddiasındaki aydınların bu dönüşümü aşağılama yoluyla değil, empati ve adaletle gerçekleştirmesi gerekir.
Sayın Başer’in açıklamaları üzerinden açığa çıkan bu seçkinci tutum, Türkiye’de “aydın” sıfatını taşıyan herkesin sorumluluğunu yeniden gündeme getirmiştir. Gerçek bir aydın, toplumu yukarıdan değil, içinden anlayan kişidir. Kürt halkını ya da herhangi bir topluluğu doğurganlık, yaşam tarzı ya da kültürel pratikler üzerinden aşağılamak, yalnızca entelektüel ahlaka değil, insanlık onuruna da aykırıdır. Toplumsal barışın inşası için bu yapılarla yüzleşmek, eleştirel bilinç geliştirmek ve çoğulculuğu esas alan bir kamusal dil kurmak artık kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Toplumu Aşağılayan Dil: “Bidon Kafa”
Son olarak, Prof. Dr. Başer’in açıklamaları bağlamında “göbeğini kaşıyan adam” ve “bidon kafa” gibi kavramların yeniden ele alınması gerekiyor. Bu söylemler; halkın belirli kesimlerini “eğitimsiz”, “bilinçsiz”, “geri kalmış” veya “kolay yönlendirilebilir” gibi yaftalarla küçümseyen bir zihniyetin dışa vurumudur. Oysa demokrasi, halkın her kesiminin eşit söz hakkına sahip olduğu bir rejimdir. Bir kişinin oyunun, eğitim ya da yaşam tarzı nedeniyle daha az değerli görülmesi, temsil adaletine ve demokratik çoğulculuğa zarar verir. Bu tür yaklaşım biçimleri aslında ideolojik bir hayal kırıklığının ürünüdür. Beklenen yönde oy vermeyen kitleleri aşağılayarak kendi mağlubiyetini meşrulaştırma çabası, toplumsal dönüşümün önünü açmak yerine, farklı düşünceleri bastıran otoriter bir refleksi besler. Sonuç olarak, her vatandaş; sosyoekonomik durumu, yaşam tarzı ya da politik görüşü ne olursa olsun, eşit değerde bir sese sahiptir. Bu ilkeye zarar veren her türlü küçümseyici söylem, sadece hedef aldığı kesimi değil, tüm toplumu yoksullaştırır.





















