(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Takvime baktım, siyasette derin izler bırakan Mesut Yılmaz ve Erdal İnönü’nün Ekim ayının sonunda vefat ettiğini gördüm. Aynı yıl değil tabii. Yılmaz 2020, İnönü ise 2007… Sosyal medyada Mesut Yılmaz’ın ölüm yıldönümüne ilişkin etkinlikler düzenlendiği haberine rastladım. Hatasıyla sevabıyla tarihe mal olan her iki ismi biz de yad edelim istiyorum. Yılmaz ve İnönü aralarındaki yaş farkına rağmen aynı dönemlerde siyaset sahnesinde yer aldı.
Mesut Yılmaz liderliğini Turgut Özal’ın yaptığı ANAP’ın kurucularından… Doğrudan Özal’ın teklifiyle aktif siyasete girdi. Bir kolu ‘Akçal’ soyadını kullanan Karadeniz kökenli Yılmaz ailesi politikadan uzak değildi. Amcası bakan koltuğunda oturdu. Mesut Yılmaz ise önce milletvekili oldu, sonra bakan ardından da partinin genel başkanı… Çok hızlı yükseldi. Olağanüstü günlerdi, 12 Eylül döneminden çıkılıyordu. Kenan Evren ANAP’ın seçimlere katılmasına ‘zoraki evet’ dedi.
Evren Paşa ‘Bir sağdan, bir soldan iki parti olsun’ istemişti. Proje belliydi; Necdet Calp solu, Turgut Sunal sağı temsil edecekti. ANAP’a ‘buçuk parti’ gözüyle bakıldı. O yüzden seçimlere girmesinde bir sakınca görülmedi. Asker ‘muhafazakar kimliği’ nedeniyle Turgut Özal isminden rahatsızdı. Fakat ekonomiyi Özal’dan daha iyi yönetecek biri de bulunamamıştı. Evren açık açık ‘Özal’ın ANAP’ına oy vermeyin…’ dedi.
Askerin işareti seçmende ters tepti. ANAP 1983 seçimlerini ‘farklı kazandı’. Tek başına iktidar olacak çoğunluğu elde etti. Evren ve arkadaşlarının hesabı tutmadı. 12 Eylül rejimi ilk dakikada halktan golü yedi. İktidar namzeti icazetli iki parti muhalefette kaldı. Evren sonuçlardan memnun değildi, milletin tercihini içine sindirmekte zorlanıyordu. Düşündü, taşındı bir çıkış bulamadı.

İLK ÖZAL HÜKÜMETİNDE SÖZCÜ OLDU
Bir ay bekledikten sonra Turgut Özal’ı Çankaya’ya çağırdı ve hükümeti kurma görevini verdi. Askeri dönemden çıkılıyordu. Mesut Yılmaz vitrine çıktı, ilk Özal Hükümeti’nde ‘sözcü’ oldu. Genç ve dinamik bir isimdi. Liberal ve laikti. ANAP’ta dört siyasi çizgi temsil ediliyordu. Renkli ve parçalı bir yapısı vardı. Laik ve muhafazakar isimler çekişme içindeydi. Turgut Özal çatıydı, Semra Özal ise kem gözleri örten bir perdeydi.
Özal başbakanlıktan sonra gözünü ‘cumhurbaşkanlığına dikti’. Sivil siyaseti başlatacaktı. Çok itiraz eden oldu. Partisinden ‘ak saçlılar’ denen 20 kişilik grup isyan etti. Cumhurbaşkanlığı koltuğu askerin kontenjanına dönüşmüştü. Özal, itirazları, isyanları dinlemedi, Çankaya’nın yolunu tuttu. Siyasi bir devrimdi. Siyasetin içinden gelen biri cumhurbaşkanı oluyordu. Çankaya Özal’la halka açıldı.
Partisi ne olacaktı? Uzaktan kontrol kolay değildi. Özal düşük profilli ‘genel başkan ve başbakan’ senaryosunu devreye koydu. Yerine 8 aday vardı. Her birine ‘Türk büyüğü’ dendi. Özal sürpriz tercih yaptı, ‘Yıldırım Akbulut’ dedi. Akbulut ılımlı bir isim olmasına rağmen Özal ile arası açıldı. Ülkeyi ve ANAP’ı yönetmek kolay değildi. Semra Özal aile adına bayrak açtı, İstanbul il başkanlığına aday oldu.

Kongrede de Mesut Yılmaz’ı destekledi. ANAP iki parçaya ayrılmıştı. Bir yanda Akbulut diğer tarafta Yılmaz… Özal ailesinin desteğini alan Mesut Yılmaz, Akbulut’u geride bıraktı, kongreyi kılpayı kazandı. ‘Başbakan koltuğuna’ oturmasıyla birlikte siyasette Yılmaz dönemi başladı. Yılmaz dönemin sonuna beklemeden Turgut Özal’a rağmen ‘erken seçim’ kararı aldı. Hedefi ANAP’ı kendi partisine dönüştürmekti. Karşısında siyasetin kurdu Süleyman Demirel vardı. Sol da Erdal İnönü liderliğinde bütünleşmişti.
MERKEZ SAĞ KİM TARTIŞMASI…
Mesut Yılmaz ANAP’ın başında ilk girdiği seçimi kaybetti. Demirel birinci parti oldu. Koalisyon için de İnönü’nün SHP’sini tercih etti. Siyasette ‘kayıp dönem’ olarak nitelenen 90’lı yıllar böyle başladı. Seçmen pastasının yüzde 65’ini sağ partiler oluşturur. Ana gövde de ‘merkez sağdır’. Merkez sağın patronu kim? Özal mı Demirel mi? Demirel “Benim tapulu arazim, gecekondu yaptırmam” dedi. Özal her ne kadar farklı kesimlere açılsa da bastığı zemin merkez sağdı.
Mesut Yılmaz önce Demirel ardından Tansu Çiller’le amansız mücadele verdi. Kâğıt üzerine birbirine yakın görünen iki parti bir araya gelemedi. Sürekli didişti, kavga etti. Muhafazakar siyasetin de ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Refah Partisi 1994 yerel seçimlerini kazandı. Bu merkez sağ için alarmdı. Bir yıl sonra genel seçimlerinde birinci partisi oldu Refah… Hükümeti asker ve siyaset üzerindeki etkili çevrelerin ‘zorlamasıyla’ ANAP ve DYP kurdu. Adı da kondu; Anayol…

Birleşmenin, bütünleşmenin ilk adımı olabilirdi. İki partinin de oy oranları birbirine çok yakındı. Liderlik kavgasında şartlar eşitti. Ne Mesut Yılmaz geri adım attı ne de Tansu Çiller… ‘İdeal model’ diye nitelenen hükümetin siyasi ömrü çok kısa oldu. Tansu Çiller ‘Yılmaz beni arkadan vurdu’ dedi. Ve farklı arayışlara yöneldi. AYM’nin güvenoyunu iptal etmesiyle herkes kendi yoluna gitti. Necmettin Erbakan’ın RP’si önce ANAP’la masaya oturdu, ardından DYP’yle… Yılmaz’a askerin işaretiyle son anda caydı. Çiller ise gözünü kararttı.
28 ŞUBAT VE MESUT YILMAZ
RP – DYP koalisyonu da kısa sürdü. Askerin darbe tehdidi ve 28 Şubat MGK kararları hükümetin sonunu getirdi. Mesut Yılmaz tekrar sahneye çıktı. Ve tuhaf koalisyonun başbakanı oldu. Demirel ve asker arkasındaydı. 28 Şubat’ın gölgesi altındaydı. Askerin vesayetini kabullendi. MGK kararlarını ‘politika’ olarak benimsedi. ANAP’ı muhafazakar çizgiden uzaklaştırdı. “Siyasi hayatıma da mal olsa…” dedi ve İmam Hatip okullarını hedef alan ‘8 yıllık temel eğitim’ reformuna arka çıktı.
Sadece kendisinin siyasi hayatına mal olmadı, merkez sağın da sonunu getirdi. Asker ve destekçi çevreler tarafından Tansu Çiller’in DYP’si dövülerek, Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı sevilerek yıpratıldı. Yılmaz ve Çiller’in merkez sağda koltuk kavgası muhafazakar sağa alan açtı. 90’yı yıllar kavga ve gürültüyle geçti. Topluma faturayı kısa ömürlü hükümetler başarısız hükümetlere kesti. Parti olarak da ANAP ve DYP’ye…
AK Parti’yi doğuran şartların oluşmasında Mesut Yılmaz’ın rolü inkar edilemez. Demirel ve askerle girdiği ‘ittifak’ hem partisinin hem de siyasetin tüm ayarlarını bozdu. Parti içinden yükselen itirazlara rağmen 28 Şubat’ın ‘siyasi ayağı’ rolünü kabullenebildi. Siyasi dışı odakların gölgesi altında ayakta kalabileceğini sandı. En büyük hayali ‘cumhurbaşkanlığıydı’. Siyasi yatırımını buna göre yaptı.

DEMİREL, ERBAKAN HAMLELERİ…
Bülent Ecevit’in DSP’si ile yakın ve sıcak ilişki kurdu. Çankaya yolunda Ecevit’in desteğini alacağını sandı. Önce Demirel’in görev süresini uzatacak formülü devre dışı bıraktı. İkili oynadı açıktan destek verdi, el altından partisinin ‘hayır’ oylarını görmezden geldi. ‘5 artı 5’ diye bilinen paket Meclis’e takılınca ANAP’lı isimler bayram yaptı. Rahmetli Ekrem Pakdemirli, Süleyman Demirel’i kastederek “Türkiye’nin Çavuşesku’su devrildi” dedi. Demirel en büyük kazığı Yılmaz’dan yedi. Erbakan da koalisyon görüşmeleri sırasında yaşadığı hayal kırıklığını anlatmak için “Mesut Yılmaz bana ikinci doktoramı yaptırdı” diye tepki göstermişti.
Mesut Yılmaz, cumhurbaşkanlığı adaylık sürecinde Ecevit’ten ‘adayımız ol’ önerisini çok bekledi. Fakat umduğu dağlara karlar yağdı. Ecevit’in gözü dışarıda bir isimdeydi. Kendisi lise mezunu olduğu için aday olamıyordu. Ahmet Necdet Sezer’i dayattı ve kabul ettirdi. Bu Mesut Yılmaz için sonun başlangıcıydı. Siyasi hesapları tutmamıştı. Ecevit de asker de yarı yolda bıraktı. 1989’da tek başına iktidar olarak aldığı ANAP’ı 2002 seçimlerinde baraj altında bıraktı. Ve siyasetten tasfiye oldu.

Hatıralarını yazmadı, aktiftir siyasetten çekilince sessizliğe gömüldü. 90’lı yıllar kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmişti. Yine de anıları önemli olabilirdi. Bazı olayların perde arkasına ışık tutabilirdi. Evlat acısı yaşadı. Büyük oğlunu kaybetti. Bu acıya dayanmak bir baba olarak kolay değildi. 3 yıl sonra da kendisi aramızdan ayrıldı. Mesut Yılmaz’ın siyasi yaşamını bir yazıya sığdırmak kolay değil. Kısaca hatırlatabildim. Yüce Divan’da yargılanmasına paragraf bile açamadım.
Türk siyasetinden bir Mesut Yılmaz geçti. Derin ve kalıcı izler bıraktı. Bugünkü siyasi ortamı doğuran isimlerin başındaydı. Zig-zaglarla belirsiz yollara gireceğine Özal’ın reformcu çizgisini sürdürseydi, siyaset başka türlü gelişirdi. Ne kendi hikayesinin kahramanı olabildi ne de ülke siyasetine olumlu katkı sunabildi. Bir ara fasıldı, geldi geçti…
Erdal İnönü’yü unutmadım tabii başka bir yazıya kaldı.






















