(The Turkish Post) – ESAT AYTAN
Her insanın hayatında, defterlerin uçsuz bucaksız hayallerle kalemin önüne serilmek için açıldığı, kitaplarının kokusunun odalarının dört bir tarafını sardığı, farklı renkteki kalemlerinin umutla kâğıtlara dokunduğu ilham verici zamanlar vardır. Bu zamanların merkezinde, yalnızca bir sınava hazırlanmak değil, geleceğin ipuçlarını aramak esastır. Ne yazık ki çoğu ebeveyn beklentisi ve yaklaşımları neticesinde bu zamanlar, yalnızca bilgiyle değil, kaygı ve yorgunlukla da dolmaktadır. İşte tam da bu yüzden sorulması gereken o ince soru şudur: Bir insan, ders çalışırken kendi ruhunu nasıl korur?
Hayatın farklı dönemlerinde ders çalışmak, çoğu zaman bir zorunluluk olarak karşımıza çıkar. Kimimiz sınavlara hazırlanır. Kimimiz mesleki bir gelişim peşindedir. Kimimizse sırf öğrenmenin tadını almak için kitaplara sarılmaktadır. Gözden kaçan bir gerçeğin altını da çizmek gerekir: Ders çalışmak; yalnızca zihnin değil, ruhun da katıldığı bir süreçtir. Eğer bu süreç içinde psikolojimizi ihmal edersek, öğrenme serüvenimiz kolayca bir yük, hatta büyük bir kâbusa dönüşebilecektir. Öğrenci özelinde ele alacak olursak…
Bugün öğrencilerin en sık yaşadığı sorunlardan biri, ders çalışma kaygısıdır. Bir yanda “başarmalıyım” baskısı, diğer yanda “ya yapamazsam” korkusu… İşte bu noktada, kendimize şunu sormamız gerekiyor: Başarıya giden yol, ruh sağlığımızı hiçe sayarak mı ilerlemeli, yoksa öğrenme süreciyle birlikte iç huzuru da besleyebilir miyiz?
Öğrenmek, taşınması zorunlu bir yük değil; insanın kendi içine açtığı bir kapıdır. O kapının açılmasıyla uçsuz bucaksız bir dünyada gezinmeler başlar. Bu özel dünyadan geçerken, omuzlarımızda sadece kitapların ağırlığını, defterlerin mürekkebini değil, kalbimizin taşıdığı umutlarıda, bunlara rehberlik edecek vaziyette birlikte taşımak esası olmalıdır.
Esnek Bir Planımız Olsun
Birçok öğrencinin, ders çalışma planı yaparken hatası şudur: “Ne kadar çok çalışırsam, o kadar hızlı ilerlerim.” Oysa gerçek tam tersi. Aşırı dolu bir program, ilk günden motivasyonu söndürür. Kitaplar dağınık bir hal alır. Bocalama süreci başlar. Bilinmez başlangıçlar için, hiçbir küçük dokunuş yapılamaz hale gelinir. Birkaç gün sonra, defterler kapanır, vicdan azabı başlar. Bunun yerine, yapılabilir hedefler koymak çok daha etkili olacaktır. Örneğin 25 dakika çalışıp 5 dakika mola vermek ya da 50 dakikayı aşmayan seanslarla ilerlemek zihni canlı tutacaktır. Çünkü insan beyni sınırsız değil, sınırlı bir dikkat kapasitesine sahiptir. Yani mesele çok çalışmak değil, doğru sürelerde çalışmaktır. Saatlerce masanın başında oturup da gözler satırlarda gezinirken, akıl bir süre sonra uzaklara dalar. İşte o anlarda kendimize şunu hatırlatmalıyız: Ders çalışmak bir yarış pistinde koşmak değildir; dinlenmeye hakkımız vardır. Tıpkı kalbimizin nefes almaya ihtiyaç duyması gibi, zihnimizin de mola vermeye ihtiyacı vardır.
Kısa bir yürüyüş, gökyüzüne bakıp derin bir nefes almak ya da sevdiğimiz bir şarkının ritmine kulak vermek, bir sayfa ezberlemekten daha çok şey kazandıracaktır. Çünkü ruhumuzu belemedikçe, bilgiyi hafızamıza değil, sadece yorgunluğumuzun içine kaydetmiş olacağız. Kendimize karşı merhametli olmamız gerekir. Psikolojimizi yıpratan en büyük düşman, kendi iç sesimiz olabilir. “Yeterince çalışmadın”, “Başaramayacaksın”, “Başkaları senden önde” gibi cümleler, beynimizi yoran ağır yüklerdir. Hâlbuki başarı, başkalarıyla kıyas yapmakla değil, kendi gelişimimizi görmekle anlaşılacaktır. Küçük bir adımı bile fark etmek, motivasyonumuzu diri tutacaktır. O yüzden bir sayfa bitirdiğimizde, bir konuyu kavradığımızda kendimize şunu söylemeliyiz: “Evet, ilerliyorum.” Çünkü ilerlemek bazen dev adımlarla değil, sabırla atılan küçük adımlarla mümkündür.
Küçük Başarıların Gücü
Başarıyı yalnızca büyük hedeflerle ölçmek yanlıştır. Öğrenmenin güzelliği, yolculuğun içindeki küçük kazanımlarda gizlidir. Bugün bir paragrafı anlamak, yarın bir konuyu tamamlamak, öbür gün bir denemede ilerleme kaydetmek… Tüm bunlar birikir ve bir gün kocaman bir sonuca dönüşür. Sonuçta var olmak istediğimiz özel dünyamızda, birlikte yol aldığımız hayallerimizle, gerçeğe dönüşmüş varoluşlarla karşılaşırız.
Her küçük başarıyı kutlamak, beynin motivasyon merkezini harekete geçirir. Öğrenme uzun soluklu bir maraton, mola vermek kaybettirmez; tam tersine devam gücü kazandırır.
Bir insanın ruhu, küçük zaferlerden güç alır. Başarı, bir anda gelen büyük bir ışıkla parlamak değildir. Bir anda gelen, bir anda sönecektir. Başarı, küçük parlaklıkların zamanla bir araya gelip, koca bir aydınlığa dönüşmesidir. İşte o zaman, her bilinen karanlık, keşfedilmeyi bekleyen bir aydınlık olarak karşımızda dikilecektir. Kapılarının açılmasını sabırsızlıkla bekleyen, bizden aydınlıklar…
Kaleminizi elinize alırken, içinizden de bir ses yükselsin:
“Ben yalnızca öğrenmeye değil, kendimi keşfetmeye de çalışıyorum.”
Her kelime, içinizde ki gücün yankısıdır.
Her çözüm, yolun taşlarına kazınmış sizden bir adımdır.




















