(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Halk arasında acımasız bir cümle dolaşır:
“Herkes idare ediyor. Sen neden edemiyorsun?”
Bu cümle yaşanan koşulları tartışmaz. Doğrudan insanın dayanıklılığını sorgular. Soruyu düzene değil, kişiye yöneltir.
Oysa bazı dönemlerde sorun, insanın hayata ayak uyduramaması değildir. Hayat diye önüne konulana daha ne kadar uyum sağlayabileceğidir.
Olağan dışı olan her zaman kapıyı kırarak içeri girmez. Bazen kapının altından sızar. Önce küçük bir kayıp yaşanır, ardından biraz daha büyüğü gelir. Her yeni bozulma, bir öncekine bakılarak katlanılabilir görünür.
İnsan çoğu zaman bütünü değil, son değişikliği görür.
Dün kabul edilemez bulunan şey bugün tartışılır, yarın zorunluluk sayılır. Bir süre sonra da hayatın değişmez gerçeği gibi anlatılır.
Sahte normal böyle kurulur.
Kabul Eşiğinin Kayması
İlk karşılaşmada insan şaşırır:
“Bu kadarı da olmaz.”
Aynı durum tekrarlandığında öfkelenir:
“Buna izin verilmemeli.”
Sonra olaylar sıklaşır. Tepki vermenin bedeli büyürken elde edilen sonuç küçülür. Öfkenin içine yorgunluk karışır:
“Yine mi?”
Bir süre sonra cümle değişir:
“Burası zaten böyle.”
Herkes bu yolu izlemez. Kimi karşı çıkar, kimi geri çekilir, kimi yalnızca kendisini ve yakınlarını korumaya çalışır. Bu nedenle sessizlik her zaman onay değildir. Bazen korku, bazen tükenmişlik, bazen de insanın hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanmasıdır.
İnsan her zaman razı olduğu için susmaz. Bazen sesinin bir karşılığı kalmadığını düşündüğü için susar.
Bu sonucu da her zaman tek bir merkez planlamaz. İktidarın dili, kurumların ataleti, ekonomik bağımlılık, yaptırım korkusu ve gündelik hayatı sürdürebilme çabası aynı yönde çalışabilir. Açıkça verilmiş bir “alışın” emri bulunmasa bile toplum alışmaya başlayabilir.
Alışmak ve Normal Saymak
Bir süre sonra duyulmayan saat sesi alışmadır. Uyarı tekrar eder ve sinir sistemi ona verdiği tepkiyi azaltır.
Haksızlığın gündelikleşmesi bundan daha karmaşıktır. Burada yalnızca tepki değil, değerlendirme ölçüsü de değişir. Daha önce kabul edilemez bulunan bir durum, tekrarlandıkça kaçınılmaz sayılmaya başlanır. İnsan yaşadığını doğru bulmasa bile onun değiştirilebileceğine dair inancını kaybedebilir.
Haksızlık ortadan kalkmaz. Yalnızca görünürlüğünü kaybeder.
Bu nedenle toplumsal normalleşme basit bir alışma değildir. Tekrarın yanında korku, güç eşitsizliği, kontrol kaybı ve yaşamı sürdürebilme zorunluluğu vardır.
İnsan her gün aynı yoğunlukta şaşırarak, öfkelenerek ve korkarak yaşayamaz. Bir noktada enerjisini korumaya çalışır. Bu uyum yeteneği zor koşullarda ayakta kalmasını sağlar; fakat aynı zamanda olağan dışının sıradan görünmesine yardım edebilir.
Uyum sağlamak onaylamak, dayanmak da razı olmak değildir.
Referans Noktasının Kaybolması
Sahte normalin en sinsi sonucu, geçmişle yapılan karşılaştırmanın silinmesidir.
Yeni kuşak önceki hâli yaşamamıştır. Karşılaştığı düzeni bir bozulmanın sonucu olarak değil, hayatın başlangıç noktası olarak görür. Onun için “böyle” olan şey zaten hep böyle olmuştur.
Önceki kuşak başka bir dönemi hatırlar; fakat aktarılmayan hafıza kişiyle birlikte zayıflar. Geçmişten söz edenler de kolayca küçümsenir:
“Her kuşak eskiden her şeyin daha iyi olduğunu söyler.”
Bazen bu eleştiri haklıdır. Hafıza kusursuz değildir; kimi acıları siler, kimi güzellikleri büyütür. Fakat nostalji ihtimali, her tarihsel karşılaştırmayı geçersiz kılmaz.
Bu yüzden hatırayı kayıtla sınamak gerekir:
Bir ücretle ne alınabiliyordu? İnsanlar kaç saat çalışıyordu? Hangi haklara sahipti? Hangi sözler rahatça söylenebiliyordu? Bugün sıradan karşılanan hangi uygulamalar geçmişte olağan dışı sayılıyordu?
Ücretler, fiyatlar, yasalar, çalışma süreleri, mahkeme kararları, haber arşivleri ve gündelik tanıklıklar ortak bir ölçü oluşturur. Hafıza kayıtla buluştuğunda “Eskiden böyle değildi” sözü duygusal bir yakınma olmaktan çıkar, sınanabilir bir iddiaya dönüşür.
Dil Gerçeğin Üzerini Nasıl Örter?
Normalleşme çoğu zaman yeni kelimelerle ilerler.
Bir kısıtlama “geçici tedbir”, bir hak kaybı “düzenleme”, bir gerileme “yeni denge”, bir yoksunluk ise “uyum süreci” adını alır.
Kelimeler gerçeği değiştirmez; fakat onun hangi yönünü göreceğimizi etkileyebilir. Aynı olay, kullanılan dile göre kayıp, zorunluluk, fedakârlık veya güvenlik meselesi olarak algılanabilir.
Zihin yalnızca olaya değil, olayın nasıl anlatıldığına da tepki verir.
Bu nedenle dil, dikkatin yönünü belirleyen bir çerçevedir. Ağır bir gerçeğe hafif bir isim vermek onun ağırlığını azaltmaz; yalnızca fark edilmesini geciktirebilir.
Yaygın Olan Normal Değildir
İnsan kendi durumunu çoğu zaman mutlak ölçülerle değil, çevresine bakarak değerlendirir.
Komşusu da aynı sıkıntıyı yaşıyorsa kendi sıkıntısı olağan görünür. Herkes fazla çalışıyorsa tükenmişlik çalışma hayatının doğal sonucu sanılır. Herkes geçinemiyorsa yoksullaşma, değiştirilebilir bir toplumsal durum olmaktan çıkıp hayatın kanunu gibi algılanır.
“Herkes böyle yaşıyor” cümlesi, fark edilmeden “Demek ki böyle yaşamak normal” sonucuna dönüşür.
Oysa bir durumun yaygın olması onun sağlıklı, adil veya kabul edilebilir olduğunu göstermez.
Bazen doğru karşılaştırma yanımızdaki insanla değil, zamanla yapılmalıdır:
“Beş yıl önce bunun karşılığı neydi?”
“On yıl önce hangi haklara sahiptik?”
“Dün olağan dışı bulduğumuz neyi bugün sorgulamıyoruz?”
“Hayatımızdan ne eksildi ve biz buna ne zaman isim vermeyi bıraktık?”
Sahte normal, bu sorular sorulmadığında güçlenir.
Ortak Sorundan Kişisel Kusura
Uzun süreli belirsizlik, güvensizlik ve kontrol kaybı insan üzerinde iz bırakabilir. Uyku bozulabilir, dikkat dağılabilir, beden sürekli tetikte kalabilir. Yorgunluk ve sıkışmışlık duygusu gündelik hayatın arka planına yerleşebilir.
Elbette bu belirtilerin psikolojik, sosyal veya tıbbi birçok nedeni olabilir. Yine de insanın kendisine yalnızca “Bende ne sorun var?” diye sorması eksiktir. Yanına bir soru daha eklenmelidir:
“İçinde yaşadığım koşullar bana ne yapıyor?”
Toplumsal yük bütünüyle kişisel yetersizlik olarak yorumlandığında koşullar gözden kaybolur, onların altında zorlanan insan ise kendisini suçlamaya başlar.
Geçinememek beceriksizlik, dinlenememek disiplinsizlik, tükenmek dayanıksızlık, sürekli kaygılanmak kişilik kusuru gibi anlatılır. Böylece ortak bir sorunun insandaki sonuçları, kişinin tek başına taşıması gereken özel bir utanca çevrilir.
Hatırlamaktan Sonra
Geçmişi kaydetmek önemlidir; ancak sürekli kayıplara bakmak insanı geçmişe hapsedebilir. Hafıza, bugünü değerlendirmeye ve yarın için yön bulmaya yardım ettiği ölçüde koruyucudur.
Bu yüzden yalnızca hatırlamak değil; hatırlananı doğrulamak, paylaşmak ve ortak bir dile dönüştürmek gerekir. Kişisel tanıklıklar resmi verilerle, geçmiş anlatıları belgelerle, duygular ölçülebilir değişimlerle buluşmalıdır.
İnsan neyi kaybettiğini bilmeli; fakat neyi koruyabildiğini de görmelidir: Bir hakkı, bir ilişkiyi, doğruyu söyleme cesaretini, başkasının tanıklığına kulak verme yeteneğini ve gerçekle arasındaki bağı.
Kontrol duygusunu onaran şey, kendine “Tehlike geçti” demek değildir. Gerçekle bağını korumak ve yaptığı bazı şeylerin hâlâ bir karşılığı olduğunu görmektir.
Hatırlayan Tanık
Bir çocuk, kendisinden önce yaşayan birinden “Eskiden böyle değildi” sözünü duyduğunda geçmişi bütünüyle öğrenmez. Fakat önemli bir ihtimalle tanışır:
Bugün gördüğü dünya, dünyanın tek mümkün biçimi değildir.
Bu söz geçmişi kutsallaştırmak için söylenmemelidir. Ne her eski düzen iyidir ne de her değişim gerilemedir. Fakat geçmişi unutan bir toplum, değişimin yönünü değerlendirecek ölçüyü de kaybeder.
Hatırlamanın değeri geçmişi geri getirmesinde değil, bugünü kaçınılmaz sanmamızı engellemesindedir.
Olağan dışı bir gecede gündelikleşmez. Küçük kayıplarla, yumuşatılmış kelimelerle, yer değiştiren eşiklerle ve her kuşağın biraz daha azını hatırlamasıyla hayatın içine yerleşir.
Sahte normalin en büyük dayanağı unutmadır. Karşısındaki en güçlü tanık ise hatırlayan, karşılaştıran ve gördüğünü açıkça söyleyen insandır.
Bilimsel dayanaklar
Aşağıdaki çalışmalar, metindeki edebî ve toplumsal yorumların doğrudan kanıtı değil; sosyal karşılaştırma, kolektif hafıza, sistem gerekçelendirme, alışma, kontrol edilemeyen stres ve dilsel çerçeveleme kavramlarının bilimsel dayanaklarıdır.
- Festinger, L. (1954). A Theory of Social Comparison Processes. Human Relations, 7(2), 117–140.
- Halbwachs, M. (1992). On Collective Memory. University of Chicago Press.
- Jost, J. T., & Banaji, M. R. (1994). The Role of Stereotyping in System-Justification and the Production of False Consciousness. British Journal of Social Psychology, 33(1), 1–27.
- Rankin, C. H., et al. (2009). Habituation Revisited: An Updated and Revised Description of the Behavioral Characteristics of Habituation. Neurobiology of Learning and Memory, 92(2), 135–138.
- Tversky, A., & Kahneman, D. (1981). The Framing of Decisions and the Psychology of Choice. Science, 211(4481), 453–458.
- Maier, S. F., & Seligman, M. E. P. (2016). Learned Helplessness at Fifty: Insights from Neuroscience. Psychological Review, 123(4), 349–367.
- McEwen, B. S., & Morrison, J. H. (2013). The Brain on Stress: Vulnerability and Plasticity of the Prefrontal Cortex over the Life Course. Neuron, 79(1), 16–29.























