(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
65 yıl önceydi… Mahkeme Yassıada’da kuruldu. İdam sehpası ise İmralı’da… Yargılama 9 aydan fazla sürdü. Adnan Menderes’in durumu hiç de iyi değildi. Son mektubunu dışarıya çıkarmayı başarmıştı. Tarihe not düşüyordu. Devrin efendilerine “Sizlere dargın değilim” diye başlamıştı yazmaya; “Sizin ve zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum…”
27 Mayıs’tan 3 gün önce Meclis’te milletvekillerine hitap etmişti ve kendilerine kırgınlığını dile getirmişti. Hem Ankara, hem de partinin içi karışıktı. Menderes’iz can kulağıyla dinleyen neredeyse yok gibiydi. Eskişehir’e doğru yolu çıktı. Gece ‘askeri darbe’ haberini telefondan öğrendi. Demokrat Parti’nin en güçlü olduğu yerlerin başına gelen Kütahya’ya hareket etti.
Bu şehrin halkına güveniyordu. ‘Belki beni darbecilere teslim etmezler’ diye düşündü. Menzile vaamadı. Epey mesafe almıştı, fakat çok geçmeden yolu kesildi bir albay derdest alıp götürdü. Çok zor günler geçirdi. Tek kişilik hücrede kaldı. İntihara teşebbüs etti. “Beni burda taksitle öldürüyorlar” dedi. Konuşma yetisini yitirdi. Mahkemede meramını zor anlattı.
O gürül gürül konuşan adam gitmiş, tutuk ne söylediği zor anlaşılan biri gelmişti. Çok yükseklerden düşmüştü. Ama gördüğü muamele de ‘insanca’ değil, ‘düşmancaydı’. İtildi, kakıldı, hakarete uğradı. Oysa o bir başbakandı. Ülkeyi 10 yıl yönetmişti. Narin ve kırılgan bir ruh yapısı vardı. Çocukluğu acılar içinde geçmişti. Sonrası ise fırtınalı bir yaşam…
Kaderden kaçılamazdı. Menderes de bunun farkındaydı. Hüküm verilmiş, kalem kırılmıştı. Artık sayılı günleri ve saatleri kalmıştı. Dünyada misafirliği bitiyordu. ‘Dehrin baharını da görmüştü, hazanını da…’ Görmek ne kelime… Etiyle kemiğiyle yaşamıştı. Ruhu gamla örselenmişti. Yassıada’da yaralı arslana döndü. Eski halinden eser kalmamıştı.
Üç ayaklı idam sehpası kuruldu. Cellat ve ip rüyalarına giriyordu. Geceleri hafakanlar basıyordu. Nicedir uykusu kabus olmuştu. Nöbet tutan askerin Muş’lu olduğunu öğrenmişti. Ona güveniyordu. Son yazdığı satırları dışarı çıkarabilir, adresine ulaştırabilirdi. Karmaşık duygular içindeydi. Dili tutuk ama kalemi kıvraktı. Mesajını herkesin anlayacağı sadelikle verdi.
Şöyle diyordu kısacık mektubunda; “Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiç bir sebep yok. Ölüme ne kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz?” Onlar söyleyemese de millet gerçeği, işten işte geçtikten sonra da olsa farketti. Bugün Menderes rahmetle, darbeciler ise lanetle anılmakta… Adnan Menderes sadece kalplerde değil, ismi ülkenin dört bir yanında yaşıyor.
Devam ediyor mektup; “Milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendilerinizi yine de 1950 de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölümü ebediyete kadar sizi takib idecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen merhametim sizlerle beraberdir…” Tespiti yerinde… Menderes’in idamı felaketleri oldu. Halk darbeci ve destekçilerine yüz vermedi. Sandıkta hiç yüzleri gülmedi.
Ve Adnan Menderes ismi tarihe ‘demokrasi kurbanı’ diye yazıldı. Ama tek değildi. İki bakanı daha vardı. Bir gün önce alıp götürülmüştü. Fatin Rüstü Zorlu onlardan biriydi. Onun hikayesini aylar önce burada anlatmıştım. ‘Hep Menderes yazıldı, Zorlu’yu da tanıyalım’ demiştim. Hatırlamaka fayda var. Sadece adından söz edildi. Onun dışında bir şey söyleyene rastlanmadı.
Yıllar önceydi, Atasoy Müftüoğlu’ya sohbet ediyordum, “şehit kelimesi” dedi “Ulu orta kullanıyor. O kadar basite indirgememek lazım”. Örnek verirken de “Mesela demokrasi şehidi olmaz” dedi. Haklı mıydı? Bilmiyorum. Şehit kelimesinin yerli yersiz kullanıldığının ben de farkındayım. Yazıya otururken bir haber okudum, “Bundan sonra orman yangınlarında ölenler şehit sayılacak…” diye.
Neden? Yönetmelik değişmiş çünkü… Şehitlik kavramı tamamen dini değil mi? Kararname veya yönetmelikle ‘şehit’ ilan edilebilir mi? Yanarak veya boğularak ölenlerin ‘şehit hükmünde’ sayıldığına ilişkin dinin görüşü olduğunu elbette biliyorum. Aslolan savaş meydanlarında dini ve vatanı için hayatını kaybedenler ‘şehit hükmünde’. Şehitliğin yüce mertebe olduğu muhakkak. Bu topraklarda şehitler tepesi boş kalmaz.
Hep onlardan ‘demokrasi şehitleri’ diye söz edildi. Kurban veya şehit her iki kelimeye de itirazım yok. İkisi de meramımı anlatmaya kifayet eder. Onlar dedim ama sadece birisini yazacağım. Adnan Menderes’in son mektubundan kısaca bahsettim. Malum, 16 – 17 Eylül Adnan Menderes ve iki arkadaşının idam edilişlerinin yıl dönümü… 65 yıl geçti üzerinden…
Rasim Koç’un ‘İdam Sehpasındaki Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ kitabı elime geçti, merak ve heyecanla bir çırpıda okudum. Ve fırsat doğduğunda da yazmaya karar verdim. O şans ve imkan bugün elime geçti. Birkaç gün önceki ‘ölüm yıldönümünü’ de vesile kılarak size Zorlu’dan söz edeceğim. Hayatından kesitler aktaracağım. Son anını, idama nasıl metin ve cesaretle gittiğini anlatacağım. En etkileyici olan da o son sahne…
İsterseniz oradan başlayalım… Önce Hasan Polatkan’ın alıp götürdüler. Sonra ayak sesleri Fatin Rüştü Zorlu’nun bulunduğu hücreye yaklaştı. Kapı açıldı, Zorlu uyandı. Daha şafak bile atmamıştı. Hava alacakaranlıktı. Günün ışımasına zaman vardı. Zorlu görevlilere “Burada mı? Benden mi başlıyorsunuz?” diye sordu. Soru cevapsız kaldı. Beyaz gömleğini ve koyu renk takım elbisesini giydi. Bir süre yürüdüler. Başsavcı Altay Ömer Egesel “Hakkınızdaki idam kararı onandı… Biraz sonra infaz edeceğiz” dedi. Zorlu şaşırmadı, bekliyordu. Herhangi tepkisi ve itirazı olmadı.
Soğukkanlı ve sakin bir şekilde “Abdest almama ve aileme bir mektup yazmama müsaade edecek misiniz?” diye sordu. Egesel, “Tabii… Ama çok kısa olmak şartıyla…” dedi. Adli Tabip Lütfü Bey araya girdi “Fatin Bey isterseniz ben yazayım siz altını imzalayın…” dedi. Zorlu “Hayır… Müsaade edin ben yazayım” ısrarında bulundu. Kâğıt, kalem geldi. Tabureye oturdu…“Kelepçeyi açın da yazayım…” dedi. Egesel ve infaz ekibi Zorlu’nun sesini duymazdan geldi. Kelepçeyle yazmasını beklediler. Zorlu tekrar etti; “Açın da rahat yazayım…” Nihayet bileklerindeki kelepçe çözüldü.
Egesel’in göz hapsinde yazmaya başladı. Her kelimesini okuyorlardı. Eli titremedi, kalemi yamulmadı… Bir kaç satırda bitirmedi. Cümleler uzayınca uyarı geldi; “Fatin Bey biraz çabuk olun…” Mektubu bitirdikten sonra Egesel’e “Buyurun…” diye uzattı. Altını imzalamamıştı. Ama yazı onundu. ‘Sevgili Anneciğim’ diye başladı. Önce annesine seslendi. Annesi sağdı. Ardından eşine, çocuklarına ve ağabeyine hitap etti. İlk cümlesi; “Şimdi Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkıyorum. Sakinim, huzur içindeyim. Benim için üzülmeyin. Sizlerin de sakin ve huzur içinde yaşamanız beni daima müsterih edecektir…” Ailesinin bir ve beraber olmasını istedi. Ve “Allah’ın takdiri böyleymiş. Hizmet ettim ve şerefimi daima muhafaza ettim” dedi. Son anlarını gönül rahatlığı içinde geçirdi.
Abdest alması için ibrik getirildi. Huşu içinde abdestini aldı. İnfaz ekibine “Kravat takabilir miyim?” diye sordu. “Hayır” cevabı aldı. “Peki öyleyse…” dedi. Son talebi karşılık bulmamıştı. Kravat takması istenmedi. Ceketini giydi, saçlarını taradı. Egesel’e dönerek “Her şey mukadderat… Sizi çok üzdüm. Hakkımı helal ediyorum” dedi. Ada Komutanı Tarık Güryay’a şunları söyledi: “Benden evvel asılmış olanların ölüme nasıl gittiğini bilmiyorum. Fakat ben işte gördüğün gibi, galiba bir insanın olabileceği kadar sakin ve metinim. Senden bunu aileme, bilhassa anacığıma mutlaka bildirmeni istirham ediyorum. Son nefesimi onu utandıracak bir korkaklığa düşmeden verdiğimi mutlaka bilmesini isterim…”
Merak etti, Güryay’a “Ben asılanların kaçıncısı oluyorum?” diye sordu. “Ne baştasın ne sonda…” cevabını aldı. Tebessüm etti ve “En hayırlısı her şeyin ortasıdır…” hadisini okudu. Ve idam sehpasına doğru yürüdü. Celladın ellerinin titrediğini gördü. “Oğlum” dedi “Ne titreyip duruyorsun? İlmek senin değil benim boynuma geçecek…” Ufka doğru baktı, “Haydi Allah’a ısmarladık” dedi. Bunlar, onun dünyadaki son sözleri oldu. Fotoğraflar çekildi. Ertesi günü gazetelerde boy boy yayınlandı.
İdamlar olağan bir dönemin sonucu değildi. 27 Mayıs darbesinin neticesiydi. Adnan Menderes hükümeti bir cunta darbesiyle devrildi. Yassıada’da olağanüstü mahkeme kuruldu. Mahkeme Başkanı Salim Başol “Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor…”diyerek yukarıdan gelen işaretler doğrultusunda kararlarını verdi. Zorlu hakkında ‘43 suistimal dosyası’ açıldı. Medyaya yansıyan her iddia dava konusu olmuştu. Zorlu hiçbir delile dayanmayan gazete haberleri ve dedikodular karşısında “Buna mahkeme demezler, ortaçağ usulüyle teşhir derler… Dedemin servetinin hesabını benden soruyorsunuz?” diye tepki gösterdi.
Zorlu’nun babası İbrahim Rüştü Bey 2. Abdülhamid’in yaverlerindendi. ‘Akabe Kahramanı’ olarak bilinir. Annesi Bedirhan aşiretinden Güzide Hanım’ın babası Hüseyin Rıfkı Paşa… Devlet ve ilim adamıydı. Kabri Fatih Camii’nde… Baba memleketi Artvin… Yusufeli İlçesine bağlı Esenyaka Köyü… Köyün eski adı; Zor… Aile soyadını buradan aldı. Zorlu eğitimine dönemin en iyi okullarından Galatasaray Lisesi’nin ilkokul kısmında başladı. Okul arkadaşları onu ‘mahçup, sıkılgan, içine kapanık, az konuşan sakin bir çocuk’ olarak tanımladı. Diş hekimi olmak hayaliydi. Annesi ise ‘diplomat’ olması için ısrarcı oldu. Paris’te Siyasal Bilgiler, Cenevre’de hukuk okudu. Dönüşünde Hariciye’de işe başladı.
Dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Aras’ın eşi Makbule Hanım genç Fatin’i görür ve pek beğendi. Damadı olması için girişimde bulundu. Zorlu bir anda memuru olduğu Dışişleri’nde Bakan Bey’in damadı oldu. Düğünlerine Atatürk de kaldı, hediyeler verdi. Bu hediyeler Yassıada mahkemesinde dava dosyalarına girdi. Bürokrasi basamaklarını hızlı tırmandı. Özel hayatı çalkantılarla geçti. Vesamet Hanım girdi yaşamına. Adnan Menderes’in “Fatin Ankara’ya gel de daha yakın çalışalım…” teklifini kabul etti. 1954 seçimlerinde Çanakkale’den Meclis’e girdi. Menderes’in Başbakan Yardımcısı oldu.
Siyasette kıskançlığı, çekememezliği bakan koltuğuna oturduğunda gördü; “Kabineye girdikten sonra bana o zaman kadar sempatiyle ve takdirle bakan pek çok kimselerin bu tavrının değiştiğini müşahede ettim. Matbuat aleyhimde yayınlara başladı. Paris’te daimi delegeliğe ait binanın resmini basarak ‘Zorlu’nun satın aldığı şato’, yine Ağa Han’ın oğluna ait otomobiller ve atların resimlerini basıp Zorlu’nun diye gösterdiler…” Medya her dönem darbelerin iklimini oluşturmak için elinden geleni yaptı. 1957’de Fuat Köprülü’nün yerine Dışişleri Bakanlığı görevine getirildi. 3 yıl sonra başını vereceği cunta darbesiyle devrildi.
Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan… Demokrasinin 3 kurbanı veya şehidi… Darbeciler unutuldu ama kurbanları her yıl dönümünde hatırlanmakta… Ruhlarına fatihalar okunmakta…






















