(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
Hatırlarız…
Son genel seçimler sonrasında ülkenin en önemli sorunu olarak gözüken ekonomik çıkmaza çözüm üretebilecek isim olarak Mehmet Şimşek, Hazine ve Maliye Bakanı olarak atandı. Atanmanın akabinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yeni Hazine ve Maliye Bakanı’nın atacağı adımları kabullendiğini ifade ederek, Şimşek’in manevra alanını bir nebze özerkleştirmişti.
Ekonomik anlamda ülkede o dönemden bugüne hangi müspet, olumlu bir gelişme yaşandı?
Ne bekliyordun ki?
CV si ve uluslararası kabul görürlüğü belirli bir heyecan yaratsa da şu ana kadar hangi somut adımları gördük Bakan Şimşekten?
Enflasyon aldı başını gitti, dolarizasyon zor zapt ediliyor, alım gücü zayıfladıkça zayıfladı, faiz oranları malumun ilanı…
ABD merkezli Morgan Stanley’den, yine ABD merkezli Goldman Sachs’a, Reuters’ın ekonomi kurmaylarından, Bank of America’ya ve kredi derecelendirme kuruluşu Moody’se kadar dünya çapında itibarlı kurumlar, çok olumlu raporlar sunamıyorlar.
Mevduat faizi ile politika faizi arasındaki uçurum devam ediyor. Yazıyı kaleme aldığım gece 1 Usd: 38, 1 Euro: 41, 1 Sterlin: 49 ve 1 Azerbaycan Manatı: 22 Türk lirası değerinde işlem görüyordu.
Ekonomistlerin genel ortak kanaatleri, “Güven tesis edilirse dövizin artışı durur, hatta Türk Lirası bir miktar kıymetlenebilir” şeklinde.
POLİTİK BİR SORUN OLARAK EKONOMİK KRİZ…
Evet, burada anlam yüklediğimiz, içinin doldurulmasını istediğimiz sihirli kavram “güven”. Mevcut kabinenin, isimlerin ve hatta sistemin bu güveni sağlamadığı açık; zaten sistem bir çerçevedir, önemli olan o çerçeve içinde uygulanan politikalardır.
Bu bakımdan, öncelikle ekonomi politikalarının “rasyonel” olduğu konusunda güven yaratılabilmelidir. İktisatçılar, yeterli miktarda döviz üretemeyen bir ekonomide döviz ihtiyacını büsbütün artıracak büyüme politikalarının revize edilmesini isterler.
Yıllardan beri her platformda dile getirdiğim bir nokta: Türkiye’de enflasyon, dolarizasyon, alım gücünün azalması, faizin durumu iktisadi değil, politik bir sorun.
Bununla birlikte benim üzerinde durmak istediğim konu, kurumların ve hukukun güvenilirliğidir.
Güvenilir, tarafsız, bağımsız yargı ve evrensel hukukun işleyişi sadece adalet hissi için değil, ekonomi için de aldığımız hava içtiğimiz su kadar zorunlu. Bunu tarihin her döneminde çekilen fotoğraflarda ki uygulamalar ile gözlemleyebiliyoruz.
İnsan haklarının, evrensel hukuk anlayışının, hak ve özgürlüklerin önemsendiği her uygarlığın iktisadi ve yaşamsal refah düzeyinde model medeniyetler inşa ettiklerini görüyoruz.
GÜVENİ SAĞLAYACAK ADIM İHTİYACI
Tekrarı, tekrar ifade edelim; hukuk devleti arzusu, talebi; büyük kocaman hukukçuların, Yunanlı düşünürlerin veya liberal filozofların fantezisi değildir. Özellikle de yaşadığımız bu çağda emek verenlerin alın teridir, onurdur, çocuklarının geleceğidir, hürriyettir, adil yargılanma hakkıdır.
2001 krizi sonrası Ecevit hükümeti döneminde, rahmetli Kemal Derviş yönetimindeki reformlar, Merkez Bankası’nın bağımsızlığını güçlendirerek, bağımsız düzenleme ve denetleme kurumları oluşturarak ekonomi yönetiminde kurumsal güven sağlamıştı.
Bunun ardından AKP’nin AB uyum süreçlerinde atılan demokratikleşme adımları, AB reformları, Türkiye’de hem diplomatik itibar hem ekonomik büyüme konusunda başarılı bir dönem yaşatmış, Türkiye’ye azımsanmayacak miktarda sermaye girişi olmuştu.
Kendi finansal sistemini ve adalet mekanizmasını bizim kadar hırpalayan başka bir ülke var mı?
Deniz Yücel olayı, “Büyükada Davası” ve Rahip Brunson olayı yakın tarihte hatırladığım vakalar…
Bunlara bir de cumhurbaşkanlığını kazanabilme şüphelisi, makul şüpheli(!) Ekrem İmamoğlu davası eklendi.
Ve, evrensel hukuktan fersah fersah uzak daha nice “hukuki” kararlar.
Özenle üzerinde durmak istediğim, ülkemizin sadece iktisadi ve ekonomik değil kurumsal ve hukuki güveni restore edecek kapsamlı bir programa acil ihtiyacı var.
Bu konu, iktidarı ile muhalefeti ile sivil toplum kuruluşları ile tüm yurttaşların, vatandaşlarımızın soluduğu nefes, yediği ekmeği ile ilgilidir. Ülkemizin uluslararası itibarıyla yakından alakalıdır.
Ülkenin bütün yönetimsel mekanizmaları, kurumsal ve hukuki güven sorununu şahsi ve siyasi menfaatlerinin üstünde görebilmeli, gerektiğinde yine 2004’te olduğu gibi reformlar için birlikte hareket edebilmelidir.
Finansal rasyonalitenin sac ayakları; özgürlük, hakkaniyet, evrensel hukuk, adil piyasa ve ahlaki normlara dayalı sosyo-politik bir zeminin tesisidir.
Rosa Parks’ın, Gandi’nin, Luther’in mücadelelerinin üzerinden yıllar geçmiş, biz hala hukuk devleti diye çığlık atıyoruz…






















