(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Türkiye, son günlerde iç güvenlik politikasını ve Ortadoğu’daki konumunu aynı anda etkileyebilecek iki önemli adım attı. Bir yanda PKK’nın silah bırakması ve örgütün tasfiyesi sürecine hukuki zemin oluşturması amacıyla hazırlanan çerçeve yasa TBMM’ye sunuldu. Diğer yanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyareti sırasında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ortak savunma anlaşması imzalandı.
İki gelişmenin peş peşe yaşanması dikkat çekse de bunların doğrudan birbirinin sonucu olduğunu söylemek için yeterli veri bulunmuyor. Ancak her iki adım da Türkiye’nin güvenlik politikasında yeni bir dönemin başladığını gösteriyor. Ankara bir taraftan yıllardır ülkenin güvenlik gündeminin merkezinde bulunan PKK sorununu çözmeye çalışırken, diğer taraftan İran savaşıyla birlikte değişen Ortadoğu güvenlik mimarisinde daha aktif bir rol üstleniyor.
TBMM’ye sunulan çerçeve yasa kamuoyunda “PKK’ya af” olarak tartışılıyor. Ancak düzenleme koşulsuz bir af mekanizması getirmiyor. PKK’nın silah bırakması, örgütsel varlığını sona erdirmesi ve silah ile mühimmatını teslim etmesi gibi şartların gerçekleşmesi halinde belirli kişiler açısından soruşturma, kovuşturma ve kesinleşmiş cezalar bakımından hukuki sonuçlar doğuracak bir sistem oluşturuluyor.
Bu nedenle düzenlemenin asıl sınavı Meclis’te değil, sahada verilecek. PKK’nın gerçekten silah bırakıp bırakmadığı, Irak ve Suriye’deki yapılanmasının ne olacağı ve örgütün farklı isimler altında faaliyetlerine devam edip etmeyeceği sürecin geleceğini belirleyecek.
Tam bu gelişmelerin ardından gelen Mekke Anlaşması ise Türkiye’nin dış politikadaki yeni güvenlik arayışını ortaya koyuyor. Anlaşmaya göre Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’dan herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkeye yönelik saldırı olarak değerlendirilecek. Anlaşmanın ayrıntılarının tamamı kamuoyuna açıklanmasa da üç ülke arasında savunma ve güvenlik iş birliğinin güçlendirilmesi hedefleniyor.
Anlaşmanın zamanlaması ise İran savaşı nedeniyle özellikle önemli. Hürmüz Boğazı’ndaki kriz ve Yemen’deki Husilerin Babülmendep çevresindeki saldırıları, enerji ihracatı ve küresel ticaret açısından ciddi bir risk oluşturuyor. Suudi Arabistan için bu tehdit doğrudan ekonomik güvenlik meselesine dönüşmüş durumda.
Dolayısıyla Türkiye ve Pakistan’ın Riyad ile aynı savunma çerçevesine girmesi, İran’a yönelik bir caydırıcılık mesajı olarak okunabilir. Fakat anlaşmanın gerçekten ne kadar güçlü olduğu, kriz anında ortaya çıkacak.
İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik bir saldırı düzenlemesi halinde Türkiye’nin nasıl davranacağı henüz açık değil. Ankara askeri olarak karşılık verecek mi, yoksa diplomatik ve lojistik destekle mi yetinecek? Bu sorunun cevabı, anlaşmanın gerçek ağırlığını belirleyecek.
Bu nedenle anlaşmayı şimdiden “İslami NATO” olarak tanımlamak doğru değil. Üç ülkenin askeri ve ekonomik kapasiteleri birbirinden farklı ve NATO benzeri kalıcı bir yapı için gerekli ortak komuta, ortak kuvvet ve kurumsal mekanizmalar henüz bulunmuyor.
Üstelik Suudi Arabistan öncülüğünde benzer bir askeri ittifak fikri daha önce de gündeme gelmişti. 2015 yılında çok sayıda Müslüman ülkenin katılımıyla oluşturulan İslam Askeri Terörle Mücadele Koalisyonu, zaman içerisinde NATO benzeri kalıcı bir güvenlik örgütüne dönüşmedi. Bugünkü anlaşmanın da kalıcı bir ittifaka dönüşüp dönüşmeyeceği ancak ortak askeri tatbikatlar, savunma sanayisi projeleri, istihbarat mekanizmaları ve askeri konuşlanmalar gibi somut adımlarla anlaşılabilir.
Mekke Anlaşması’nın NATO’ya alternatif olduğu iddiası da şu aşamada gerçekçi görünmüyor. Türkiye’nin NATO üyeliği devam ediyor ve başka ülkelerle savunma anlaşması yapması tek başına ittifak üyeliğiyle çelişmiyor. Dahası Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ABD ile ilişkileri düşünüldüğünde anlaşmanın Washington’a rağmen oluşturulmuş bir blok olduğunu gösteren açık bir işaret bulunmuyor. Asıl önemli nokta ise Türkiye’nin İran savaşı karşısındaki hareket alanı.
Ankara doğrudan İran savaşına girmek istemiyor. Ancak Suudi Arabistan’ın güvenliğine ilişkin açık bir savunma taahhüdü, Türkiye’nin kriz sırasında tarafsız kalmasını zorlaştırabilecek bir unsur. İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik saldırısı halinde anlaşmanın nasıl uygulanacağı, Türkiye’nin dış politika tercihlerini doğrudan etkileyebilir.
Burada PKK süreciyle bölgesel güvenlik politikası arasında dolaylı bir bağlantı ortaya çıkıyor. Türkiye, PKK sorununu çözerek Irak ve Suriye sınırlarında yıllardır taşıdığı güvenlik yükünü azaltmak istiyor. Böylece Ankara’nın bölgesel gelişmelere daha fazla odaklanmasının önü açılabilir.
Ancak PKK’nın Türkiye içinde silah bırakması, Irak, Suriye ve İran’daki Kürt yapılanmalarının aynı anda ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor. Özellikle Suriye’deki yapı ve İran’daki Kürt gruplar, bölgesel güç mücadelesinin önemli unsurları olmaya devam ediyor.
Bu nedenle Türkiye’nin önünde birbirine bağlı iki büyük sınav bulunuyor. İçeride çözüm sürecinin gerçekten silahsızlanma ve örgütsel tasfiyeyle sonuçlanması, dışarıda ise İran savaşının Türkiye’yi doğrudan çatışmanın tarafı haline getirmesinin önlenmesi gerekiyor.
İran savaşının genişlemesi halinde enerji fiyatlarının yükselmesi, ticaret yollarının kesintiye uğraması, yeni göç hareketleri ve sınır güvenliği sorunları Türkiye’yi doğrudan etkileyebilir. Suudi Arabistan ile yapılan savunma anlaşması da bu risklerin artık yalnızca Türkiye’nin dışındaki bir mesele olarak görülmediğini gösteriyor.
Çerçeve yasa PKK meselesinde önemli bir hukuki eşik oluşturuyor. Mekke Anlaşması ise Türkiye’yi Körfez güvenliğinin daha fazla parçası haline getiriyor. İlk süreç Türkiye’nin iç güvenlik yükünü azaltabilirken, ikinci süreç Ankara’nın bölgesel askeri sorumluluklarını artırabilir.
Dolayısıyla Türkiye aynı anda hem içeride bir güvenlik sorununu kapatmaya hem de dışarıda yeni bir güvenlik düzeninin parçası olmaya çalışıyor. Bu iki süreç başarılı biçimde yönetilirse Ankara’nın bölgesel ağırlığı artabilir. Ancak PKK’nın silah bırakma süreci sahada sonuçlanmadan İran savaşı daha da genişlerse Türkiye, çözmeye çalıştığı eski güvenlik sorunlarının üzerine çok daha büyük bir bölgesel kriz eklenmesiyle karşı karşıya kalabilir.
Önümüzdeki dönemde belirleyici olacak olan açıklamalar değil, sahadaki gelişmeler olacak: PKK gerçekten silah bırakacak mı, Irak ve Suriye’deki yapılanmalar ne olacak, İran savaşı genişleyecek mi ve Türkiye Suudi Arabistan’a yönelik olası bir saldırı karşısında anlaşmanın gerektirdiği adımı atacak mı?
Türkiye’nin yeni Ortadoğu politikasının gerçek sınavı bu soruların cevaplarında ortaya çıkacak.
























