(The Turkish Post) – HALİM YILMAZ
Türkiye yeni bir iklime doğru gidiyor. Yaklaşık yarım asırdır ülkenin en önemli sorunlarından birisi olarak öne çıkan PKK meselesi, yakın bir zamanda ülkenin gündeminden çıkacak. Bu kapsamda sadece iktidar partisi ve ortakları değil, muhalefet partileri de sürecin başarıya ulaşması ve düzenlemenin tam olarak çıkması için yoğun bir gayret gösteriyor. Bu kapsamda “Terörsüz Türkiye” süreci kapsamında hazırlanan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, TBMM Adalet Komisyonunda dün kabul edildi. Artık düzenleme muhtemelen birkaç içinde Meclis Genel Kurulu’na gelecek. Kamuoyunun 14 madde olarak bildiği düzenlemeye ek olup olmayacağını, birkaç gün içinde genel kurulda göreceğiz. Ama gönül ister ki, bütün siyasi partilerin ortak gayretiyle çıkması planlanan bu düzenleme sadece bununla sınırlı kalmasa. Son dönemde eline silah almamış, cebir ve şiddete bulaşmamış bütün siyasi tutukluları kapsamalı. Bunun için Meclis’te bulunan vekillere ciddi bir görev düşüyor. Evet, PKK meselesini bu ülkenin tarihinden söküp atacaksınız. Ancak bir kangrene dönüşmüş KHK ve benzeri sorunlarda paketle bir çözüm bulmalı.
Toplumun bir kesimi tepki gösterebilir; ancak açık yüreklilikle ifade etmeliyim ki bu sürecin ana mimarı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’dir. Sayın Bahçeli, yaklaşık bir yıl önce Ekim ayında o tarihi çıkışını yapmasa, bugün terör örgütünün tasfiyesini konuşmuyor olacaktık. Tabii ki perde gerisinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın desteği olmadan da, böyle bir adımın atılmayacağını herkes bilir. Erdoğan, son döneme kadar perdenin hep gerisinde durmaya özen gösterdi. Ancak sürecin sağlıklı yürütülmesi içinde bütün desteğini, hem siyasilere hem de bürokratlara açıkça verdi. Artık Meclis çatısı altında başlatılan süreç somut bir hala geldi. Adeta ete kemiğe büründü. Muhtemelen birkaç hafta içinde de Türkiye’nin yarım yüzyılına mal olmuş bir terör örgütü ülkenin gündeminden çıkarabilir. Daha da önemlisi, Doğu ile Batı arasında gerçek anlamda bir kardeşlik köprüsü kurulabilir.
MHP liderinin DEM Partili vekillerle el sıkışması ve ardından Abdullah Öcalan’a yönelik “PKK’ya silah bıraktırma” çağrısıyla başlayan tartışmalar, Komisyon’un son kararıyla yeni bir aşamaya taşındı. Muhtemelen Adalet Bakanı Akın Gürlek’in dediği gibi Pazartesi günü Türkiye yeni bir güne uyanacak. Umarım, bu düzenleme yeni bir sayfanın başlangıcı olsun. Artık ülkenin temel bir sorunu haline gelen temel bir problem, gelmemek üzere gündemden çıksın.
GÜVENLİK TEDBİRLERİ YETERLİ DEĞİL!
Türkiye’nin de çözüm için beklediği terör sorunuyla ilgili, Avrupa’nın bazı ülkeleri neler yapmış her birlikte görelim. Çünkü mesele sadece kanun yapmak değil ne yazık ki. Bu düzenleme örgüt üyelerinin güvencesi açısından son derece önemli. Ancak sosyal hayata tutunmaları ve toplumla entegre olmaları içinde bazı somut adımlar atılması gerekiyor.
Şimdi gelelim dünyadaki bazı örneklere…
Dünyada hiçbir ülke, kendi içindeki silahlı bir yapıyı sadece güvenlik tedbirleriyle bitiremedi. Güvenlik politikaları sonuç vermediğinde devreye akılcı yöntemler girdi. İspanya’nın ETA’yı, İngiltere ve İrlanda’nın IRA’yı silah bıraktırmaya ikna ettiği süreç bize çok net bir şey gösteriyor: Kalıcı barış, güvenlik ve demokrasinin birlikte yürütülmesiyle mümkün olur. Bugün Türkiye’nin 40 yıla yaklaşan PKK sorununu yeniden düşünmesi gereken yer tam da burasıdır.
GÜVENLİK TEDBİRLERİ OLMALIDIR, AMA…
Evet, devletin güvenlik tedbirleri elbette olmalıdır. Ancak sadece silahla sorun çözülemez.
İspanya, ETA’yı yalnızca operasyonlarla zayıflatmadı; Bask kimliğine yönelik kültürel haklar genişletildi, yerel yönetimler güçlendirildi, siyaset alanı açık tutuldu. Sonuçta ETA toplumsal meşruiyetini kaybetti; halk şiddeti değil sandığı tercih etti. Bundan sonra ise devlet çözüm masasını kurdu ve vatandaşına şefkat elini uzattı.
İngiltere de benzer bir süreç yaşadı. Kuzey İrlanda’da yangını söndüren şey, katı güvenlik politikaları değil; Good Friday Anlaşması ile kimlik taleplerinin tanınması, ortak yönetim modeli, silahların gözetim altında bırakılması ve eski mahkûmların topluma kazandırılmasıydı. Barışın cazibesi, IRA’yı silah bıraktıran asıl güç oldu.
SRİ LANKA ÖRNEĞİ VE GÜVENLİK TEDBİRLERİ
Sri Lanka örneği ise tam tersi bir tabloyu gösteriyor. Tamil gerillalarına karşı barış yerine mutlak bir askerî yöntem benimsendi.
Sonuçta örgüt yok edildi; fakat ülke hâlâ 2009’un acılarını taşıyor. Toplumsal barış sağlanmadı, kimlik talepleri çözülmedi ve şiddet dalgaları belirli aralıklarla sürüyor.
GELELİM TÜRKİYE’YE
Gelelim Türkiye’ye… Aşırı milliyetçi çevrelerin şiddeti teşvik eden söylemlerini bir kenara bırakalım.
Türkiye yaklaşık 40 yıl boyunca siyasi, askerî ve ekonomik olarak ağır bedeller ödedi; binlerce Kürt ve Türk evladı hayatını kaybetti. Dağda ölende de vatanı için şehit düşende de bu ülkenin öz evlatları vardı. Yıllarca göz ardı edilen bu gerçeği artık görmek zorundayız.
ETA ve IRA örnekleri Türkiye’ye beş önemli tecrübe sunuyor:
1. Siyaset dışlanırsa şiddet güçlenir. Kürt siyasal temsilinin önündeki engeller sürdükçe sorun parlamentoda değil, dağda konuşulur.
2. Kültürel haklar pazarlık konusu olmamalıdır. Kürtçenin günlük hayatta ve kamusal alanda normalleşmesi toplumsal bağları güçlendirir. Çok dillilik hiçbir ülkeyi bölmemiştir.
3. Yerel yönetim güvencesi esastır. Kuzey İrlanda örneği yerel demokrasinin önemini göstermiştir.
4. Devlet demokratikleştikçe örgütler zemin kaybeder. ETA’nın çöküşü bunun açık kanıtıdır.
5. Barış toplumsal mutabakatla mümkündür. Aksi durumda şiddet yeniden filizlenir.
Bugün bazı çevreler Bahçeli’nin yaktığı bu ateşi “marjinal” ya da “kabul edilemez” bulabilir. Fakat birkaç yıl sonra bu yaklaşımın “takdir edilen” bir adım olduğu anlaşılacaktır.
Çünkü aşırı milliyetçi bir partinin lideri, çözüm sürecinde elini değil, bedenini ve partisinin siyasi geleceğini masaya koymuş durumda. Bunu görmezden gelmemek gerekir.
Son söz;
Barış cesaret ister. Barış masası, savaş meydanından daha çetindir; çünkü ateş etmek kolaydır, konuşmak ise irade ister.
ETA’nın sustuğu, IRA’nın silah bıraktığı günün ortak noktası şuydu: Devlet de toplum da “artık başka bir hayat mümkün” diyordu.
Türkiye’de de neden mümkün olmasın?
Savaş kazanılır; ancak barış inşa edilmezse ülke asla gerçek anlamda huzura kavuşamaz.























