(The Turkish Post) – TOLGA YAVAŞ
Türkiye’de sebze ve meyve fiyatlarının tarladan market rafına uzanan yolculuğu bir kez daha soruşturmanın merkezine girdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında 22 ilde 109 adres için arama kararı verilirken, 41 büyük dağıtıcı firmanın yöneticisi hakkında gözaltı kararı çıkarıldı. Soruşturma dosyasına göre bazı firmaların ürün arzını olduğundan düşük, maliyetleri ise gerçekte olduğundan yüksek gösterdiği ve sahte müstahsil makbuzları üzerinden fiyatları yukarı yönlü manipüle ettiği iddia edildi. 18 Eylül itibarıyla gözaltına alınan 40 şüpheli tutuklandı, bir şüpheli ise aranıyor.
Ancak asıl sorun bu operasyon market raflarındaki sebze ve meyveyi ucuzlatacak mı? Bunun kısa vadede ne ölçüde gerçekleşeceğini şimdiden söylemek mümkün değil. Çünkü soruşturmanın ortaya çıkardığı iddialar önemli olsa da Türkiye’de üretici ile tüketici arasındaki fiyat farkının tamamını tek başına açıklamıyor. Nitekim Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin ağustos ayı verileri, operasyonun hemen öncesinde de tarla ile market arasındaki makasın son derece geniş olduğunu gösteriyor. Üreticide 10 lira olan limonun markette 84 lira 84 kuruşa, 10 lira 66 kuruş olan havucun 51 lira 20 kuruşa, 18 lira 75 kuruş olan elmanın ise 89 lira 60 kuruşa satıldığı hesaplandı.
Üstelik soruşturma dosyasındaki iddialar ile TZOB’un ölçtüğü fiyat farkı arasında önemli bir ayrım bulunuyor. Savcılık dosyasında bazı ürünlerin alış fiyatlarının belgelerde gerçekte olduğundan yüksek gösterildiği, ürün miktarlarının şişirildiği ve hatta hayatını kaybetmiş kişiler adına dahi müstahsil makbuzları düzenlendiği yönünde tespitler yer alıyor. Bunlar yargı sürecinde değerlendirilecek iddialar. Fakat tarla-market makasının yalnızca bu tür işlemlerden kaynaklandığını düşünmek, Türkiye’nin gıda fiyatları sorununu eksik okumak anlamına gelir.
Çünkü çiftçinin karşı karşıya olduğu maliyetler de yükseliyor. TZOB’un ağustos verilerine göre bir yılda amonyum nitrat gübresi yüzde 61,2, amonyum sülfat yüzde 55,2, DAP gübresi yüzde 25,3 arttı. Mazotun litre fiyatındaki yıllık artış yüzde 57,9’a ulaşırken besi yemi yüzde 34,5, süt yemi yüzde 31,8 ve elektrik yüzde 25,1 yükseldi. Dolayısıyla tarladaki fiyat ile marketteki fiyat arasındaki farkı yalnızca “aracı ne kadar kazanıyor?” sorusuyla açıklamak mümkün değil. Üretim maliyetinden nakliyeye, fireden depolamaya, işçilikten ambalajlamaya ve mağaza giderlerine kadar zincirin her halkasının bir maliyeti bulunuyor.
Buradaki temel problem ise üreticinin zincirin en zayıf halkalarından biri olması. Çiftçi üretim için önceden para harcıyor, ürünün yetişmesini aylarca bekliyor ve hava koşullarından hastalıklara kadar çok sayıda riski üstleniyor. Hasat zamanı geldiğinde ise özellikle depolanması zor ürünlerde satış için fazla seçeneği bulunmuyor. Ürünü bekletecek altyapısı yoksa, o günkü piyasa fiyatından satmak zorunda kalıyor. Böyle bir sistemde üreticinin pazarlık gücü zayıflarken, ürünün sonraki aşamalarda gördüğü fiyat artışı çok daha belirgin hale geliyor.
Bu nedenle operasyonun ardından yalnızca “kaç kişi gözaltına alındı?” sorusuna değil, “çiftçi neden ürününü tüketiciye doğrudan satamıyor?” sorusuna da bakmak gerekiyor. Çünkü sorun sadece kötü niyetli aktörlerin piyasadan temizlenmesiyle çözülebilecek kadar dar değil. Haksız fiyat uygulamalarına ilişkin soruşturmalar elbette piyasanın denetlenmesi açısından önem taşıyor. Ancak soruşturmaların kalıcı biçimde ucuzluk yaratabilmesi için tarımsal üretim ve pazarlama sistemindeki yapısal sorunların da ele alınması gerekiyor.
Bunun en önemli başlıklarından biri kooperatifleşme. Türkiye’de üreticinin tek tek hareket etmek yerine ortak üretim, depolama, işleme, paketleme ve pazarlama kapasitesi oluşturması, tüccar karşısındaki pazarlık gücünü artırabilir. Burada amaç aracıyı yalnızca ortadan kaldırmak değil; ürünün üreticide kaldığı katma değeri yükseltmek ve üreticinin satış zincirindeki payını büyütmek olmalı.
Bunun Türkiye’de örnekleri de bulunuyor. Sakarya’nın Karasu ilçesi Paralı köyünde üreticilerin kurduğu kırsal kalkınma kooperatifi, fındığı kabuklu olarak satmak yerine işleyerek farklı ürünlere dönüştürme modelini uyguluyor. Projenin 20 ürünlük bir yelpazeye ulaştığı, yerel zincir marketlerde satış yaptığı ve “Sakarya Çikolatası” adıyla ABD’ye ihracat gerçekleştirdiği bildirildi. Bu modelin dikkat çekici tarafı, üreticinin yalnızca hammadde satmak yerine işleme, markalaşma ve pazarlama aşamalarında da yer alması.
Benzer bir yaklaşım İzmir Seferihisar’daki Gödence Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nde de görülüyor. Kooperatif zeytini yalnızca üretip satmak yerine işleme, depolama, markalaşma ve doğrudan tüketiciye ulaşma süreçlerini kendi yapısı içinde yürütüyor. Kooperatifin kendi internet sitesinde de üretici ile tüketici arasında doğrudan bir bağ kurulması ve tarıma dayalı sanayinin üreticilerin ortak yapısı haline gelmesi hedefi açıkça belirtiliyor.
Dünyadaki örnekler de üreticinin pazarlık gücünün artırılmasının önemini gösteriyor. Hollanda üzerine yapılan akademik çalışmalarda tarımsal kooperatiflerin toplam pazar payının yüzde 70’e yaklaştığı, Avrupa Birliği ortalamasının ise yaklaşık yüzde 40 seviyesinde olduğu belirtiliyor. Özellikle süt, meyve-sebze, patates ve çiçek gibi sektörlerde kooperatiflerin güçlü bir pazarlık ve pazarlama yapısı oluşturduğu görülüyor.
Dolayısıyla 41 yöneticiyi kapsayan operasyonun ardından asıl mesele yalnızca kabzımalın ne kadar kazandığı değil. Çiftçinin ürettiği ürünün fiyatını ne ölçüde belirleyebildiği, ürününü depolayıp bekletecek güce sahip olup olmadığı, işleyerek katma değer yaratıp yaratamadığı ve tüketiciye doğrudan ulaşabileceği kanalların bulunup bulunmadığı da tartışılmalı.
Çünkü tarlada 10 liraya satılan bir ürünün markette 80-90 liraya çıkması yalnızca bir “aracı sorunu” olarak görüldüğünde çözüm de denetim ve cezayla sınırlı kalıyor. Oysa kalıcı çözüm; üreticinin maliyetlerini düşürmek, pazarlık gücünü artırmak, kooperatifleri güçlendirmek, depolama ve işleme altyapısını yaygınlaştırmak ve üreticinin kendi markasıyla tüketiciye ulaşabilmesini sağlamakla mümkün olabilir.
Bu nedenle son operasyon gıda fiyatlarında haksız uygulamaların üzerine gidilmesi açısından önemli bir soruşturma olarak değerlendirilebilir. Fakat market etiketlerinin kalıcı biçimde aşağı gelmesi için soruşturma dosyalarının ötesine geçmek gerekiyor. Çünkü Türkiye’nin gıda meselesi yalnızca birkaç tüccarın ne yaptığıyla değil, çiftçinin neden ürettiği ürünün fiyatını belirleyemediğiyle de ilgili. Üretici tarlada güçlü hale gelmeden, gıda zincirinin tamamında kalıcı bir fiyat dengesi oluşturmak kolay görünmüyor.






















