(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
Benim neslimin bir hikâyesi vardı. İdris, bu hikâyenin koca bir bayrak gibi sembollerinden biridir.
Dün bu hayattan kayıp gittiği haberi geldi. Dostumun acısını kalbime gömüyorum; hikâyesini, daha doğrusu hikâyemizi sizinle paylaşıyorum. Bir türlü kendi hikâyesini yazamayan, kahramanı olamayan yeni nesle ilham vermesi umuduyla.
İdris Belli, Mülkiye’den benim sınıf arkadaşımdı. Tatlı Denizli şivesi ile her zaman dost canlısı ve hep gülümseyen yüzüyle çok ama çok sevimli bir adamdı. Çok iyi bağlama çalardı. Site yurdunda, 3. Blok’un ikinci katında bir odaya doluşur, İdris’in sazını dinlerdik. Ahmet Turan Alkan’ın, Naci Bostancı’nın saz çalışı da fena değildi, ama İdris’te olağanüstü bir yetenek vardı. “Kar mı yağıbba Yarangüme’nin dağına” türküsünü benim ısrarımla mutlaka söylerdi. Bir ay kadar önce bağlamayı inim inim inlettiği bir video göndermiş, sonra da sazı notayla çaldığını söylemişti. Müthiş bir yetenekti.
Bizim zamanımızda talebelik sefalet demekti. Midenin açlığı, delik çoraplar, her şeyi ucuza getirme gayreti.
Sigara parasına bile yetmeyen devletten aldığımız kredi ile nefes alıp hayatta kalmaya çalışırdık. İstisnasız hepimiz yoksul ailelerin çocuklarıydık. Yine hepimiz, zekâmızla, azmimizle içinde bulunduğumuz şartları ağı delen balıklar gibi aşmış ve bir umut yakalamıştık. Fakülteyi bitirecek, kendi ayaklarımız üzerinde duracak, ailemize ve tabii ülkemize faydalı olacaktık. Hayatı birbirimize yaslanarak, tutunarak tanımaya ve umutlarımızı birlikte büyütmeye çalışırdık. O yurt odalarında kesif sigara dumanı altında, mide delen simsiyah çayları yudumlayarak sabahlara kadar ne doyumsuz sohbetlere dalardık.
İdris, tam da onun okul çağında gidebileceği bir okulun açılması ile yaşadığı köyden çıkıp Mülkiye’ye kadar uzanan yolu almış. 27 Mayıs darbesi sonrasına rastlayan bir albayın ısrarı imiş o okulun açılma sebebi. Köyünde büyüdüğü şartları dinlemiştim. Sabah kahvaltısında bir zeytin tanesinin mutlaka iki ısırışta yenmesi gerektiğini anlatmıştı. Ankara’nın soğuk gecelerinde, köylerinde yanan sobanın sıcaklığını o kadar güzel taşırdı ki bize. İdris’in o şartları-sınırları aşıp Mülkiye’yi bitirmesi bir mucizeydi. Bu mucize, pırıl pırıl zekâsının, azim ve gayretinin, biraz da talihin ürünüydü.

Birlikte daha büyük bir engelle karşılaştık. Kendimizi sebebine anlam vermekte zorlandığımız bir kavganın içinde bulduk.
Ortalık kan deryasıydı. Biz de taraf olduk. İdris kavgayı sevmezdi, hep uzak dururdu. Kavganın da çekici bir büyüsü var. Kişiliğimiz, mücadele direncimiz, yeteneklerimiz hep o kavganın içinde şekillendi. Bugünden geriye dönüp bakıldığında İdris’in kavgaya koyduğu mesafenin haklı çıktığını teslim ediyorum. Elimize ne geçmişti? Vatanı biz mi kurtarmıştık? Yakın zamanda bunu kendisine de söyledim. Hatta oldukça gecikmiş bir özrü de ifade ettim.
İdris’in hikâyesi, bu ülkenin en değerli insan sermayesinin nasıl zorluklarla karşılaştığını, ne büyük yüklerle başettiğini ve ne kadar zor bir işi başardığını özetler.
Bizler şanslı olanlarız. Ne yetenekli arkadaşlarımız vardı ki dayanamayıp pes etmek zorunda kaldılar. Nesiller ne kadar kolay harcanıyor. Bizler, kavgayı bahane edip birbirimize dayandık, birbirimizin söküklerini dikerek insan içine çıktık. Hiç kimseden şefkat, destek ve himaye görmedik. Siyasî sermaye olmak dışında adam yerine konmadık.
Bizim hikâyemiz bu kadar zorlu olmasaydı, belki bu ülkenin kaderi de farklı olurdu. Ülke 70’lerde derin bir değişim-dönüşüm yaşarken, neredeyse her yükü bizim çelimsiz omuzlarımıza yüklediler. Çok acımasız, vicdansız bir muameleye maruz kaldık.
İdris, en başta sağduyusuyla, pırıl pırıl zekasıyla, uygun bir vasatı bulsaydı derin izler bırakacak yeteneğiyle bütün arkadaşlarının sıcak duygularla yadedeceği sembol bir isimdi. Ziyaretine gidecektim, yetişemedim. Arada telefonla konuşurduk. Kızlarının zekâsıyla, başarılarıyla övünürdü. Onca sıkıntıya, zorluğa rağmen güzel bir hayat yaşadığını umuyorum.
Mekânı cennet olsun.






















