(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Bauman, Modernite ve Holocaust adlı kitabında, zorlu deneyimlerin insan yaşantısındaki önemli yansımalarından birinden bahseder. Konu, pek çoğumuzun deneyimlediği türden, önemli bir aydınlanmayla ilgilidir.
LeMond’da çalışan bir gazeteci, uçakta rehin alınma deneyimi yaşayan çiftlerle röportaj yapmış, ülke genelinde korku uyandıran bu olaydan sonra yapılan röportaj büyük ilgi görmüştür. Bauman’ın nezdinde röportajda sözü edilen en çarpıcı konulardan biri ise, o güne kadar evliliklerinde herhangi bir sorun yaşamayan çiftlerdeki yüksek boşanma oranıdır. Rehin alınma deneyimi sırasında birbirlerine daha önce hiç şahit olmadıkları bir çıplaklık hâlinde şahit olan çiftler, yaşadıkları travma sonrasında evliliklerini yürütememiş ve boşanmışlardır. Bu olaydan sonra boşanan kişilerin ‘o güne kadar maske takmakla’ itham edildiği olmuştur; eleştirenlere göre, zorda kalmak maskeleri düşürmüştür.
Bauman bundan emin değildir; ona göre olan, ‘kişilerin/ eşlerin yeni bir ışık altında’ ilk defa birbirlerini görmeleridir ve bu, insanlık hâllerinden sadece biridir. O yeni ışık altında tezahür eden o kişisel özellik, bizzat ve kasten saklanmış değildir; sadece o güne kadar ortaya çıkacak ortam meydana gelmemiştir.
…
Bu tarz anlatılar, anlaşılabileceği gibi, zorlu zamanlardaki deneyimlerle bağlantılıdır. Kitlesel katliama uğrayan toplumlarda, en yakını tarafından ‘satılan’ mağdurların hikayeleri anlatmakla bitmez. Nobel ödüllü yazar Czeaslaw Milozs, Tutsak Edilmiş Akıl adlı kitabında zor zamanların inşa ettiği bir kimlikten ve çıkış yolundan söz eder: Muhbirlik… Adı üstünde zor zamanların ürünüdür bu, bizzat ve kasten saklanmış bir ‘ayıp’ olmaktan çok, belki insanın kendisinin bile farkında olmadığı özünün kopmaz bir parçasıdır. Milozs, idama mahkûm edilen bir askerin, en yakın arkadaşını ihbar ettiğini söyler ve şöyle devam eder: ‘Bunu yaparken amacı arkadaşına kötülük etmek değildi, sadece yalnız ölmekten çok korkuyordu.’
Son on yıldır Türkiye toplumu bunun en dramatik örneklerine şahitlik ediyor. 2016 Eylül’ünden beri, iktidarın tutkuyla inşa ettiği yeni yönetim biçimi, -OHAL/KHK Rejimi kâğıt üstünde çoktan sona erse de- fiilen bütün şiddetiyle devam ediyor. Burada temel şart, mevcut iktidar pratiklerine, ideolojisine veya bürokratlarına herhangi bir şekilde muhalefet etmiş olmaktır. Buna cesaret eden herkes, rejimin sultasındaki araçlarla dipsiz kuyulara hapsedilir -bedensel olarak öldürülmese de- sosyal, psikolojik ve finansal bir cehenneme atılarak yokluğa mahkûm edilir.
En sade ifadelerle bu şekilde tanımlanabilen bu sistem, doğal olarak halkı derin bir korkuya salmıştır. Karanlık ve dipsiz kuyulara atılma korkusu, o yüce ebeveyn şefkatini, akrabalık bağlarını, dostluk ve arkadaşlık ilişkilerini, kutsal ailenin temiz kalpli fertlerini bir anda bir canavara dönüştürmüştür. Evladını, ebeveynini, eşini, akrabasını, dostunu, dava yoldaşını ihbar eden edenedir son devrin Din Mazlumlarının deneyimlerinde. Kutsal ‘dine hizmet etme’ söylemi bir anda çark etmiş, ‘yüce devletimiz için, bırakın eşi dostu aileyi, canımız bile fedadır’ propagandasına dönüşmüştür.
Aslında baştan beri ne konu dinin yüceltilmesi ne de devletin bekasıdır. Konu her zaman ve her durumda can derdidir, mal derdidir, menfaat ve çıkar çatışmasıdır. Kulakları epeyce tırmalayan ‘menfaat, çıkar’ gibi kavramlar, din sosuna batırılarak kullanıma uygun hâle getirilir; bunun için dinsel metin hazinelerinde her türlü ihtiyaca cevap zaten bulunur.
…
Yeni bir ışık altında birbirimizi deneyimlemek, her zaman sarsıcı toplumsal olaylar bağlamında meydana gelmez. Bireysel hayatlarımızın kuytu köşelerinde de bu gibi sarsıntılı aydınlanmalar çoktur. Ama dediğim gibi, onlar bireysel yaşamın kuytularında geçer ve sadece deneyimleyeni sarar, yoğurur ve dönüştürür.
Bu konu da çok su götüren bir hamur olduğu için başka zamanlara bırakılması evlâdır.























