(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
İnsanın ahir ömrüne köklü değişimler sığıyor.
Çocukluğumda fener alaylarını izlerdik. Cumhuriyet Bayramı akşamları belediyenin, hastanenin, polisin araçları arka arkaya dizilir, traktörler, iş makineleri, ambulanslar süslenerek geçit resmi yapardı. Kortejin bir güç gösterisi olduğunu benim gibi çocuklar bile anlardı. Arazözler, traktörün romorküne yerleştirilmiş hürriyet mabudeleri, tepesindeki mavi ışığı sessiz döndüren sağlık araçları Cumhuriyetimizin gücünü sergilerdi. Aydınlatma bugünkü gibi iyi değildi, bu yüzden kortej gece karanlığında büyülü bir atmosfer yaratırdı. Cumhuriyete olan güvenimiz tazelenirdi.
Uzun zamandır bu kortejleri görmüyorum. Varsa, Anadolu’da bu geleneği devam ettiren ilçelerin mülki erkânı, muhtemelen fener alaylarının ne için düzenlendiği konusunda en küçük fikre sahip değildir. Ne de olsa artık özgüveni yüksek bir milletiz. İtfaiye araçları konusunda eksiğimizin olmadığını, yangına anında müdahale eden personelden biliyoruz.
Fener alayının yerini, gece karanlığında yürüyen büyük kalabalıklar aldı. Bu kalabalıklar muhalif kitleler ve Cumhuriyete sahip çıkıp “hak-hukuk-adalet” sloganları ile iktidarı protesto ediyorlar.
Daha ötesi ülkenin ortak paydası olması gereken Cumhuriyet, CHP’lilerin siyasî kimliği, haline geliyor. Garip bir durum, çünkü İktidar “Cumhur İttifakı” ismiyle Cumhuriyeti etiket olarak kullanıyor; ama Cumhuriyete bütün değerleri ve birikimi ile sahip çıkanlar CHP’liler oluyor.
Şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Cumhuriyete kim itiraz ediyor? Böyle birileri var mı?
Monarşistler kim?
Bir devlet şekli olarak cumhuriyetin karşıtı monarşidir. Modern dünyada monarşiyi yaşatan çok sayıda ülke var. Ne var ki hepsinde monark, yani kral sembolik düzeyde ülkenin birliğini temsil etmekten başka bir işe yaramıyor. Japonya, İngiltere, Hollanda, Norveç gibi monarşiler, dünyanın en ileri demokrasileri.
Türkiye’de monarşiyi savunan birileri var mı?
Türkçü-Turancı ideolojinin en önemli fikir babalarından Nihal Atsız’ın Ruh Adam romanında, monarşiyi savunan bir yüzbaşı ana kahraman olarak yer alır. Gerekçesi çok askercedir: “En iyi askerler monarşilerden çıkar.”
Türkiye’de monarşiyi savunan cılız bir siyasî eğilim bile yok. Kimse cumhuriyeti yıkmaya çalışmıyorsa, cumhuriyet nasıl muhalif eğilimlerin kimliği haline geliyor?
Cumhuriyet mi, demokrasi mi?
Cumhuriyeti demokrasi ile karşılaştırtmak gerekir.
Cumhuriyet ile demokrasi arasında bir zıtlık değil ama, karşılıklı etkileşim olduğu, birbirlerini sınırlayıp tayin ettiği doğru. 1980’lerde “Cumhuriyetçi misiniz, demokrat mı?” diye bir ikilem bile vardı.
Basit bir ansiklopedik bilgi olarak ekleyelim. Demokrasi, Antik Yunan’ın, Cumhuriyet ise Roma’nındır. Demokrasi, doğrudan haliyle halkın (sadece vatandaş olan halkın), cumhuriyet ise seçkinlerindir. Roma bir imparatorluktu, demokrasi ile yönetilmesi imkânsızdı. Bunun yerine Roma’da seçkin niteliğini haiz Senato tarafından yönetiliyordu.
“Cumhuriyet fazilettir” sözü Roma’ya aittir; çünkü senato üyelerinde temsil kabiliyeti değil “erdem” olduğu iddia ediliyordu. Bu antik tarihi tecrübenin bize miras bıraktığı temel sorun ise laikliktir. Yunan demokrasisi, şehir devletlerinde uygulandı. Her şehrin bir tanrısı vardı. Bu yüzden laik bir yaklaşıma ihtiyaçları yoktu. Roma ise çok büyük bir coğrafyada farklı milletleri, dilleri ve dinleri “Pax Romana” altında yönetmek zorundaydı. Bu yüzden hukuku ve bu hukukun dayandığı temel esas olarak laik bir yönetimi icat ettiler. Ancak bugün farklı kanallardan gelen tarihi birikim bütünleşti ve demokrasi ile cumhuriyet arasında laiklik açısından bir fark kalmadı.
Hilafet:
Hilafet, cumhuriyete karşıt bir referans olabilir mi? İslâmcılar muhalefette iken bu kavramın arkasına zaman zaman sığındılar. İktidara gelince gerçek dünyada hiçbir karşılığı olmadığını gördüler. Hilafet dinî değil siyasî bir kurumdur. Halifenin en küçük bir dinî yetkisi bile yoktur. 1924’te o kadar rahat ilga etmemizin sebebi de budur.
Bugün hilafetin boşluğunu hisseden var mı?
Kalabalıkların yürüdüğü, dün geceki fener alayının gösterdiği çok daha derin bir şey var.
Yarından sonra:
1839 yılını, yani Tanzimat’ı başlangıç olarak alırsanız modernleşme tarihimizde ilk defa İslâmcı-Muhafazakâr bir iktidar, çeyrek asra yayılan bir iktidar tecrübesini bize yaşattı. Muhalefette oluşan ve hep muhalefette kalacakmış gibi ütopyalar üreten bir siyasal eğilim gerçek dünyada iktidara gelmiş oldu. Topladığı, biriktirdiği her şeyi tüketti ve bir zamanlar muhalefet ettiği değerlerin içinde eriyip yok oldu. Kaba bir otokrasi, farklı fikirlere tahammülsüz bir nobranlık, demokrasiye ve hukuka metelik vermeyen bir zorbalık.
Laiklik, seçkinlerin ayrıcalığını vurgulayan bir ideolojik kimlik olmaktan çıktı, dinî değerleri aşırı derecede istismar eden bir yönetime karşı kapısını çalacağınız tek sığınağa dönüştü.
Cumhuriyet, bu yeni ve itibarlı laikliği de alarak fazladan hukuk ve demokrasinin içine yerleştiği yepyeni bir uzlaşma çağrısı olarak kabul gördü.
Kavramlar her dönemde, ihtiyaç duyulan yükleri sırtlanıp yeni anlamlar kazanır. Geride bir şey bırakmadan Cumhuriyet, toplumu bir arada tutacak, hukuku ve demokrasiyi yeniden yaşatacak bir ortak mutabakat zeminine dönüştü. Üstelik iktidara yaslanacak bir fidan bile bırakmadan.
Cumhuriyetten gayrı ne kaldı?
Yarından sonraya bakın.





















