(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’in bölgede Müslümanlar nezdinde meşruiyet kazanmasını ve ilişkilerin normalleşmesini hedef alıyor. İran karşıtı Sünnî blok, bu anlaşmalarla İsrail’in daha doğrusu ABD’nin arkasında saf tutmuş olacak. İsrail’in güvenliği daha sağlam bir çerçeveye oturacak. İran, Orta Doğu’ya nizam veren İsrail’in şamar oğlanı olmaya devam edecek.
Son zamanların moda tabiri teostrateji devreye giriyor. “İbrahim” deyince dinin kendisi olmasa bile toplumsal ve siyasal karşılığı stratejik bir manivelaya dönüşüyor. Bu sefer mesele oldukça ciddi. İbrahim anlaşmaları kalıcı bir statükonun işaretlerini barındırıyor.
“İbrahim Düzeni” tabiri ile, İbrahim Anlaşmalarının arkasında yatan temel stratejiyi ve Orta Doğu’da bu anlaşmaların oluşturmayı amaçladığı statükoyu ifade ediyorum. Bizim de içinde yer aldığımız büyük fotoğraf olarak düşünün bu düzeni. Birkaç nesil boyunca, bu fotoğrafın içinde bize ayrılan bölümde bize biçilen role uygun bir geleceği yaşama ihtimalimiz oldukça yüksek.
İyi mi, kötü mü?
Bize ne kazandırır ne kaybettirir?
İdeolojik saplantıları, önyargıları bir kenara bırakıp bu düzenin Türkiye’deki reel karşılığını, iç politikayı ve tabii Kürt sorununu belirleme kapasitesini gerçekçi bir şekilde anlamaya çalışalım.
İbrahim Düzeni kimin icadı?
İbrahim düzeni, İsrail ve ABD’den çok önce bizim icadımız. Önemi, zaten bu tarihî derinliğinden ve karşılığından geliyor.
Kudüs’ün Jaffa (Yafa) kapısına vardığınızda hemen sağda, taştan sur duvarına gömülü, Osmanlı Sülüs yazısı ile Kanuni Sultan Süleyman’ın yazdırdığı: “Lâ ilâhe illallah, İbrahim halîlullah” (Allah’tan başka ilah yoktur, İbrahim onun dostudur.) kitabesi durur. Kanuni, bu ibare ile üç büyük dini kendi çatısı altında topladığını ve koruduğunu ilan etmektedir.
İbrahim, üç kitabî dinin bağlandığı kurucu atadır. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâmiyet bu yüzden “İbrahimî dinler” olarak anılır. Kur’an’da anlatılan kıssaların önemli bir kısmı, bu geleneği yansıtacak şekilde İbrahim’e ve İslâm öncesi peygamberlere dayanır.
Yahudilerle Müslümanları karşı karşıya getiren Kudüs’ün önemi, bu geleneğe bağlı olarak üç din için de kutsal sayılmasından gelir. İbrahim, Kâbe’yi inşa eden peygamber olarak Müslümanlar için ayrı bir konumdadır. Yahudi dinini kuran Yakup, İbrahim’in torunudur. Tevrat’ta yer alan Tanrı ile güreş tuttuğu hikâyesinden dolayı onun soyuna “Tanrı ile güreşenler” anlamına gelen “İsrael” denilmiştir. İsa, Yahudi halkının arasından çıkmadır. Hepsi, Sami ırkına mensuptur.
Kudüs’te Müslümanlar ile Yahudiler arasında çözümü imkânsız görünen mesele, Mescid-i Aksa’nın tam olarak Yahudilerin Kutsal Mabed’inin bir zamanlar bulunduğu yere inşa edildiğinin kabul edilmesidir. Müslümanlar da peygamberin Mirac’a buradan çıktığına inanmakta, başlangıçta Müslümanların kıblesi olduğu için ayrıca kudsiyet izafe etmektedir. Yahudiler, Kutsal Mabed’in, henüz kâinat yaratılmadan önce var olduğuna inanırlar ve bu Mabed hikâyesini, Hristiyanların Haçı gibi inanç sistemlerinin tam merkezine yerleştirirler. Az ötede tepede, İsa’nın gökyüzüne çıktığı yer olarak kabul edilen Yeniden Doğuş Kilisesi Hristiyanları nispeten bu tartışmaların dışında tutar.
Sadece Türkiye ve İsrail:
Orta Doğu, İran’ın oyundan düşmesi Mısır başta olmak üzere Arap ülkelerinin ABD’nin arkasında süt dökmüş kedi gibi hizaya girmeleri ile Türkiye ve İsrail denklemine sıkışmış durumda. Tabii İsrail’i arkasında duran ABD ile denkleme dahil edince, Türkiye’nin manevra alanı da kısıtlanıyor.
Orta Doğu, Türkiye-İsrail denklemi ile yepyeni bir tarihsel evreye girdi. Trump’un Türkiye’ye, daha çok da Erdoğan’a yönelik sempati taarruzu, İktidarın reelpolitiğe uygun pragmatik bir politika izlediğini, Netanyahu-Erdoğan polemiklerinin arkasında karşılıklı çıkar esasına dayalı uyumlu ilişkilerin yürüdüğünü gösteriyor. Nitekim ipler Netanyahu’nun değil, Trump’un ellerinde. Türkiye’nin Gazze’deki ISF’ye asker verecek olması ihtimali bile, ilişkilerin fevkaladenin üstünde uyum içinde yürüdüğünü göstermek için yeterli. ABD, Ilımlı İslâm olarak etiketledikleri bir gücü, İsrail’in yanına yerleştirerek kestirmeden sonuca ulaşmaya çalışıyor. Beklenen sonuç, ABD’ye bağlı bir Orda Doğu düzeni ve istikrarı.
Gazze sorunu da çözülürse Türkiye-İsrail ilişkileri, ABD’nin denetimi altında çıkar esasına dayalı uyumlu bir döneme giderek daha açık bir şekilde girecek. Kim bilir belki de birileri, Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 Türk bayrağından birinin, tarihin en uzun ömürlü ikinci Türk devleti sıfatıyla bir Yahudi devletine, Hazara Devletine ait olduğunu bile hatırlar. Yahudilerle Türklerin tarih boyunca problem yaşamadıkları, tersine Türklerin onları Hristiyan vahşetine karşı korudukları tekrarlanır.
İşin edebiyatı ve ideolojisi bir yana, ABD’nin denetiminde İsrail-Türkiye denklemi, yepyeni bir statüko oluşturacak.
Kürt Sorunu ve Kürtlerin kaderi, bu denklemin parametrelerinden sadece biri. Son zamanlarda SDG’yi konu alan tartışmalar Suriye Kürtlerinin ABD tarafından Türkiye’nin inisiyatifine teslim edildiğini gösteriyor. Feraset odur ki, Türkiye bu fırsatı Kürt sorununun üzerine yatmak için değil çözmek için kullansın. Türkiye’nin kaderi Kürtlerle özdeş. Biri yükselirse diğeri de yükselecek. Aksi iki taraf için de felaket demek. Yalnız Çözüm sürecinin, özellikle terör korkusu üzerine inşa edilen dinamikleri artık devre dışı. Kürtler de Türkiye de bu işi ya çözecek ya çözecek. Başka alternatif yok.
Trump, demokrasiye aldırmadan güçlü liderliklerle iş görmeyi seviyor. İltifatlarını ciddiye almalıyız: Erdoğan onun için muteber bir muhatap. Ancak aynı Trump, Türkiye’nin kendi dinamikleri ile ürettiği bir iktidar değişimine de karşı koymayacağı, “müdahale etmemek” gibi sağlam bir prensip vazediyor.
Sonuç itibarıyla, İbrahim Düzeni, bölgemizi, ülkemizi, iç politikamızı, Kürt sorununu ve iktidar değişimini derinden etkileyecek. Bu düzenin temel taşlarını, işleyiş mantığını daha kapsamlı tanımamız lâzım.





















