(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Türkiye’de hâlâ basının özgür olduğunu düşünüyor musunuz?
İktidara yakın çevrelere bakıldığında, basın hiç olmadığı kadar özgür! Ancak kendini muhalif ve tarafsız addeden bir grup gazeteciye göre ise, basının ve gazetecilerin üzerinde ciddi bir baskı var. Elbette bu durum bakış açısına göre değişiyor. Ama bana sorarsanız, iktidarın belirlediği kırmızı çizgileri ihlal etmediğiniz sürece özgürsünüz. Aslında gazeteciliği bir “rol” olarak benimsemiş bir kesim için bu kadarı bile yeterli görünüyor.
Nedeni çok açık.
Bugün Türkiye’de özgür ve tarafsız bir basından söz etmek neredeyse imkânsız. Çünkü herkesin bir tarafı var ve bunu da açıkça gösteriyor. Özellikle “ulusalcı” olarak bilinen ve muhalif bir duruş sergileyen Halk TV, Sözcü, Tele 1, KRT ve T24 gibi medya organlarının, kendi çevreleri dışında farklı kesimlerin sesi olduğuna dair ciddi bir örnek yok. Şayet ülkede CHP veya türevleriyle ilgili bir mağduriyet yaşanmışsa, bu medya organlarının temel gündemi o oluyor. Ancak bu kesimin dışındaki birey ve grupların yaşadığı sorunlar, neredeyse hiçbir zaman bu medyanın gündemine giremiyor.
Bu konuda birçok örnek verilebilir ama burada konumuz bu değil.
Yukarıda değindiğim gibi, Türkiye’de “ulusalcı medya” ciddi bir kısır döngü içinde. Bunun son örneği birkaç gün önce yaşandı.
TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve seçim kampanyasının direktörü Necati Özkan, “casusluk” soruşturması kapsamında tutuklandı. Tutuklamanın haklı ya da haksız olup olmadığı, yargının alanına giriyor; bu benim konum değil. Ancak beni ilgilendiren kısım, yıllardır gazetecilik yapan ve TELE 1’in patronu olan Merdan Yanardağ’ın tutuklanması.
Baştan belirteyim: Sayın Yanardağ’ı tanımam, söylemleri de ilgimi çekmez. Ancak şu noktayı vurgulamak isterim: Yanardağ’ın, İmamoğlu’yla birlikte “casusluk” suçlamasıyla tutuklandığına inanmıyorum. Hayatını bu kadar kamuoyunun önünde sürdüren bir gazetecinin, somut deliller olmadan, yalnızca birkaç ifade üzerinden tutuklanması yargıya olan güveni zedeler.
İşte Türkiye’deki asıl problem de burada başlıyor.
Gönül isterdi ki, kendini “ulusalcı” ve “muhalif” olarak tanımlayan bir gazetecinin tutuklanması, bu çevrelerde bomba etkisi yaratsın. Muhalif medyanın, günlerce bu tutuklamanın ne kadar hukuksuz olduğunu tartışması gerekirdi.
Peki ne oldu?
Maalesef Türkiye’nin sözde bağımsız ve tarafsız gazetecileri üç maymunu oynamayı tercih etti. Sözcü, Halk TV, KRT ve Nefes gibi medya organları, bırakın savunmayı, konuya dair haber yapmaktan bile kaçındı. Bu olay, “muhalif” görünen medya gruplarının bile bağımsız olmadığını açık biçimde ortaya koydu.
Mahalleler arasında taraf kavgası
Yaşanan son olay bize şunu açıkça gösteriyor:
Türkiye’de uzun süredir ciddi bir anlam ve “anlama” krizi yaşanıyor. Ne “solcu” görünümlü gazeteci, siyasetçi ve akademisyenler mütedeyyin kesimi anlamaya çalışıyor, ne de “muhafazakâr/dindar” kesim karşı mahalleye empatiyle yaklaşabiliyor. Bunun kökleri Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar uzanıyor.
Kendini “seçkin” ve “seçilmiş” olarak gören sözde beyaz Türkler, yıllar boyunca mütedeyyin kesimi yok saydı. Dahası, kendi içlerinde bile küçük mahallelere bölündüler.
Merdan Yanardağ gibi bir gazetecinin bugün kendi mahallesinde bile destek görememesinin arkasında işte bu zihinsel ayrışma yatıyor. Dahası, Yanardağ’ın sahibi olduğu kanala kayyum atanmasına rağmen bunun olağan karşılanması, ayrı bir trajedinin kapısını aralıyor.
Açıkça ifade etmek gerekir ki:
Şiddet ve cebir içermediği sürece, her fikir hukuk ve özgürlük çerçevesinde dile getirilebilmelidir. Toplumun çoğunluğunun hoşuna gitmese bile. Ancak bu yaklaşım tüm görüşler için eşit biçimde geçerli olmalıdır.
İnanç, mezhep, siyasi görüş ve yaşam tarzı bireylere özgüdür; insanlar bu özellikleriyle kabul edilmelidir. Bu koşullar oluştuğunda, fikir çatışmaları da yıkıcı bir kavgadan çok üretken bir tartışma zeminine dönüşür. Bu noktada Türkiye ile Avrupa arasındaki fark çok belirgin.
Tarafsızlık meselesi
Türkiye’de asıl sorunlardan biri de burada yatıyor.
Kendi mahallesinin haklarını savunurken güçlü bir duruş sergileyen “ulusalcı medya”, diğer kesimlerin mağduriyetleri karşısında aynı kararlılığı göstermiyor.
Kendini “tarafsız” ya da “adil” olarak lanse eden bu yayın organları, farklı çevrelerden gelen haksızlıklara sessiz kaldıklarında, bu iddialarını kendi elleriyle çürütmüş oluyor.
Bu tutum, “tarafsızlık” kavramını samimiyetsiz bir kılıfa dönüştürüyor. Zira tarafsızlık yalnızca kendi çevrenizi savunmakla değil, toplumun her kesiminin haklarını eşit biçimde gözetmekle mümkündür.
Ancak pratikte görüyoruz ki, bu medya organları kendi mahallesinin mağduriyetlerini büyüteçle incelerken, diğer mahallelerin acılarına sırtını dönmeyi alışkanlık haline getiriyor.
Sonuç olarak Merdan Yanardağ’ın kendi çevresinden bile destek bulamaması, bu çabanın ne kadar karşılıksız kaldığını açıkça gösteriyor.
Özgürlük her birey için aynı olmalıdır
Gazetecilik etiği açısından, bir gazetecinin meslektaşının özgürlüğü için mücadele etmesi beklenir.
Ancak ulusalcı medya, kendi ideolojik hattına uymayan gazeteciler tutuklandığında sessiz kalmayı tercih ediyor.
Bu sessizlik, “Gazetecilik evrensel bir haktır” söylemini kendi mahallelerinde içi boş bir slogana dönüştürüyor.
Benzer biçimde, farklı toplumsal kesimlerin yaşadığı hak ihlalleri, adaletsizlikler ya da şiddet olayları söz konusu olduğunda da aynı sessizlik hâkim.
Bu durumun en büyük zararını ise toplum görüyor.
Çünkü medyanın asli görevi, toplumsal kesimler arasında köprü kurmak, diyalog ve empati zeminini güçlendirmektir.






















