(The Turkish Post) – HATİCE YILDIZ
“Yolsuzluk, tıpkı bir kar topu gibidir; bir kere yuvarlanmaya başladı mı, mutlaka artar.” Charles Cateb Colton
Son günlerde Türkiye gündeminde yüksek getirili fon vurgunları var. Yeni yolsuzluk gündemimiz bu. Kamuoyunda günlerce konuşulan-konuşulacak olan bu skandal, aslında memlekette ne ilk ne de son örnek. Son örnek olmayacağının en başat sebebi toplumun gösterdiği derin kanıksama ve tepkisizliği. Birkaç günlük gündemin ardından bu olayın da sıradanlaşması şaşırtıcı olmayacak ve bu sıradanlaşma, hukuksuzluğun bu topraklarda nasıl köklü bir sosyolojik norm haline geldiğini tekrar yüzümüze vuran örneklerden biri olarak tarihte yerini alacak. Nitekim buyurun sıradanlaşan birkaç örnek vereyim;
Birkaç gün önce İstanbul’da adliyede savcı ve hâkimlerle menfaat ilişkileri kurduğu iddia edilen 5 savcı ve hâkim idari tahkikat için açığa alındı.
Türkiye’nin bazı adliyelerinde, adliye çalışanları adli emanetleri soyup, emanetleri çalıp kaçtı. Konya Kulu Adliyesi’nde görevli zabıt kâtibi adli emanet ve icra hesaplarındaki milyonlarca lirayı zimmetine geçirdi.
Samsun’da doktor, hemşire, eczane sahipleri ve çalışanlarının ilaç ve SGK dolandırıcılığı yaptığı ortaya çıktı.
Antalya il emniyet müdürü rüşvet almaktan tutuklandı. Ankara’da DHMİ işletmesinin eski daire başkanının evinden kilolarca altın çıktı.
Türkiye Cumhuriyeti Musul Başkonsolosluğu’nda görevli ataşe yardımcısının konsolosluk kasasındaki 180 bin 134 doları peyderpey zimmetine geçirerek sanal bahiste kaybettiği ortaya çıktı.
Bodrum ilçesinde Liman Başkanı, rüşvet suçlamasıyla suçüstü yakalandı.
Antalya’da mevcut ve bir önceki narkotik müdürü, uyuşturucu tacirlerinden rüşvet alarak onları kolladıkları ortaya çıktığı için tutuklandı. Bu yazı kaleme alınırken dahi bir yerlerde bunlar yaşanmaya devam ediyor.
Tarihin sayfalarını karıştırdığımızda, bugün tanık olduğumuz finansal yozlaşmanın ve toplumsal duyarsızlığın gökten zembille inmediğini görüyoruz. Yolsuzluğun toplumsal hafızada zamanla kanıksanması ve normalleşmesi, tarihsel, kültürel, hukuki ve siyasal etkenlerin birleşimiyle gerçekleşiyor. Türk idari ve toplumsal tarihinde yolsuzluk ve rüşvet, Selçuklu’dan Osmanlı’ya intikal eden ve idari mekanizmaların bozulduğu her dönemde alenileşen, kronik bir hastalık oldu. Henüz Osmanlı’nın kuruluş yıllarında Orhan Gazi dönemindeki kadı atamalarında rüşvet iddialarıyla başlayan bu süreç, 16. ve 17. yüzyıldan itibaren sistemin merkezine yerleşmiş, 17. yüzyıl tarihçisi Naima’nın da belirttiği gibi, kamu makamlarının açıkça parayla satıldığı ve rüşvetin “hediye” adı altında meşrulaştığı bir idari düzen kurulmuştu.
Osmanlı Devleti’nde rüşvet ve yolsuzluk suçlarına karşı idam, müsadere (mallara el konulması) ve sürgün gibi oldukça ağır cezalar uygulanmış olsa da bu yaptırımlar yolsuzluğu önlemede yetersiz kaldı. Özellikle sosyal, askeri ve ekonomik yapının bozulduğu gerileme dönemlerinde yolsuzluğun hızla artmış olması, her geçen gün kötüleşen sosyoekonomik yapı ve bozulan idari mekanizmaların yolsuzlukla mücadele bir tarafa yolsuzluğu sistemik bir çarka dönüştürdüğünü gösteriyor. Öyle ki; 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren kamu görevlerine liyakatli kişiler yerine çok para verenlerin atanması yaygınlaşmış, her makamın bir ücreti oluşmuş; makamı satın alan bürokratlar verdikleri parayı halktan çıkarmak için rüşvete başvurmuş ve bu durum usulsüzlüklerin “hediye” adı altında alenileştiği bir evreye ulaşmıştı. Suçluları denetlemesi ve cezalandırması gereken kadılar, müftüler, mahkeme kâtipleri ve divan görevlilerinin kendilerinin rüşvet almaya, sahte ferman veya ilamlar düzenlemeye başlaması denetim sistemini felç etmişti. Cezalar sadece olaya karışan bireye odaklandı, yolsuzluğu üreten mali ve idari zemin değiştirilmedi.
Zaman zaman idam cezaları sürgüne çevrilmiş ya da bir süre sonra af kararları verilerek kişilerin merkeze dönmesine imkân tanınmış, taşrada eşkıyalık veya usulsüzlük yapan kişilerin, elde ettikleri haksız kazancın bir bölümünü yöneticilere rüşvet olarak vererek kendilerini koruma altına aldırmaları, cezasızlık algısını pekiştirmişti.
Şair Fuzuli’nin bürokrasiye çarpan ünlü “Selam verdim, rüşvet değildir deyu almadılar” haykırışı ile Tevfik Fikret’in 1912’de devrin idarecilerini eleştirmek için kaleme aldığı “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zî-safâ sizin / Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin” dizeleri, yolsuzluğun ve ona kılavuzluk eden toplumsal çürümenin adeta asırlık vesikalarıdır.
Cumhuriyet dönemine geçildiğinde ise yöntemler değişti ama zihniyet varlığını maalesef hep korudu. Hayali ihracatlardan batırılan bankalara, denetimden uzak fon ekonomilerinden siyasi kayırmacılığa kadar genişleyen haksız kazanç çarkı, siyasi söylemlerle de beslendi. Turgut Özal’ın “Benim memurum işini bilir” ve Süleyman Demirel’in “Verdimse ben verdim” çıkışları, toplumsal hafızaya yerleşen “Bal tutan parmağını yalar” veya “Devletin malı deniz…” gibi kalıplar, usulsüzlüğü kınamak yerine zihinlerde nasıl da meşrulaştırdığını gösteriyor.
Sistemin açığını bulup kestirmeden köşeyi dönmeyenlerin “enayi” olarak nitelendirildiği bir ahlaki kırılma yaşandı/yaşanıyor. Bugün binlerce insanın sürüklendiği fon vurgunu, hukuk devletinin, bağımsız denetim mekanizmalarının ve yargı erkinin caydırıcılığını kaybettiği bir ortamda, kurum idarecilerinden sıradan vatandaşa kadar herkesin “sistemin boşluklarından yararlanmayı” meşru görmeye başladıklarını kanıtlaması açısından da önemli.
Peki toplum neden tepkisiz? Korku iklimi, öğrenilmiş çaresizlik ve kamu yararı bilincinin zayıflaması, bu tepkisizlikte çok merkezde. Zira toplumsal tepki mekanizmaları adeta felç edildi. Yolsuzlukların cezasız kaldığını, yargı süreçlerinin akamete uğradığını ve gücü elinde tutanın korunduğunu, bunlara ses çıkaranların gözaltına alındığını, tutuklandığını gören kitleler; hesap sormak yerine durumu seyretmeyi tercih ediyor. Bireysel veya grup çıkarlarının kamu çıkarının önüne geçtiği bu yapıda, her yeni skandal sadece birkaç günlük bir dedikodu malzemesine dönüşüp unutuluyor.
Son fon vurgunu da asırlardır beslenen cezasızlık kültürü, zayıflatılan denetim organları ve usulsüzlüğü olağanlaştıran toplumsal zihniyettin bir sonucu. Zira bugüne kadar yaşanan hangi yolsuzluğa, hırsızlığa, talan edilen kamu mallarına toplumsal bir tepsi gösterildi? Buna verilecek cevabımız maalesef olumlu değil. Derin bir siyasal ve sosyolojik dönüşüm gerçekleşmediği, kamu etiği ve hukuk devleti ilkesi ihya edilmediği sürece; yarın bir başka “fon”, bir başka “vurgun” adıyla sahneye çıkacak ve bizler yine aynı sessizlikle izlemeye devam edeceğiz. Bu izlem her geçen gün yoksullaşan, insan onuruna yaraşır yaşam hakkı elinden alınmış kitleler yığınına dönmemize zemin hazırlamaktan başka bir sonuç doğurmadı-doğurmayacak.
Ülkede özellikle son yıllarda hızla artan bir yolsuzluk ve buna bağlı olarak gelişen toplumun geneline yayılan yoksullaşma eğilimi var. Bunu uluslararası raporlamalar adeta yüzümüze haykırıyor. Ne hazindir ki, bunları da görmüyoruz, duymuyoruz.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün her yıl yayımladığı Yolsuzluk Algı Endeksi verilerine göre Türkiye’nin tarihsel sıralaması ve uluslararası göstergelerdeki yerini hatırlatmak istiyorum, hatırlayalım ki önce ne halde olduğumuzu, hastalığımızı doğru teşhis edelim.
Türkiye, Yolsuzluk Algı Sıralaması’nda karşılaştırılabilir verilerin bulunduğu 2013 yılında 50 puanla 53. sıradaydı. 2025’e gelindiğinde 19 puan kaybederek 71 sıra geriledi. Transparency International, Türkiye’yi 2012’den bu yana puanı en fazla düşen ülkeler arasında sayıyor.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilen 2018 yılında 41 puanla 78. sırada bulunan Türkiye, 2025 itibarıyla 10 puan kaybederek 46 sıra geriledi.
Türkiye, 38 OECD ülkesi arasında 37. sırada; yalnızca Meksika’nın önünde yer alıyor.
AB üyesi 27 ülkenin tamamından daha düşük puan aldı.
G20’nin 19 ülke üyesi arasında ise sondan üçüncü sırada; Türkiye’den daha düşük puan alan üyeler Meksika ve Rusya.
OECD Rüşvetle Mücadele Sözleşmesi’ne uyumu değerlendiren “Yolsuzluğun İhracı” raporuna göre Türkiye, yurt dışında rüşvet vakalarına karşı etkili yaptırım ve dava süreçleri işletmediği için sözleşme yasalarını “az uygulayan veya hiç uygulamayan” ülkeler kategorisinde sınıflandırılmış.
Gördüğünüz üzere tablo oldukça vahim. Bu vahamet sadece siyasal alanı değil, toplumsal yaşamın her boyutunu doğrudan etkileyen ağır sonuçları yaratıyor. Yolsuzluğun ve kamusal yetkinin kişisel menfaatler için kötüye kullanılmasının vatandaşlar açısından en somut sonucu yoksulluktur. Kamusal kaynakların haksız biçimde belirli odaklara aktarılması ekonomik büyümeyi baltalar ve gelir dağılımında ciddi adaletsizliklere yol açar. Bu süreçte yolsuzluğu yapan küçük bir azınlık kazanç sağlarken, toplumun geneli kaybeden taraf olur.
Denetimsizlik ve usulsüzlükler kamu hizmetlerinde büyük bir verimsizlik yaratır. Bu durum, halkın sağlık, eğitim ve altyapı gibi en temel kamu hizmetlerine erişimini zorlaştırır ve hizmet kalitesinin düşmesine sebep olur. Nitekim “yenidoğan bebek” skandalını, SGK’ya satılan sahte ürünlerle nasıl zarar ettirildiğini, Korona’da dezenfektan satan bakan eşini, Macaristan’da kurduğu fabrikadan Türkiye’ye et ithal eden kurum başkanını, uyuşturucu tacirlerinden rüşvet alarak onlara yol veren emniyet mensuplarını, yargıda para ile karar çıkartan savcı ve yargıçları tüm bu yozlaşmanın görünen yüzü olarak düşünmeliyiz. Tabi bir de gösterilmeyenler, göremediklerimiz var.
Yıllardır “hukuk yoksa ekmek yok” diyoruz. Toplum bunu bir ölçüde idrak etti ama birleşik bir tepki geliştirmekte hala -belki de istemsiz- bir sessizlik halinde. Burada bağımsız basına sahip olmamamızın çok etkili olduğunu söylemeliyim. Toplumun neyi, ne kadar öğrenmesi gerektiğine karar verenlerin yakınında hareket eden bir basın, elbette topluma doğru haber ulaştırma işlevini yerine getiremiyor. Fon vurgununda dahi olanı biteni topluma anlatmaya çalışanların, X hesaplarının mahkeme kararları ile sürekli olarak erişime engellenmesi bağımsız basın ve bağımsız yargının müreffeh bir ülke için nasıl da olmazsa olmaz olduğunu kanıtlıyor.
Bugünlere tek bir olayla gelmedik, yaşanan yolsuzluklara, hukuksuzlara karşı idarecilere gereken tepkiyi göstermediğimiz, olması gerekeni yüksek sesle talep etmediğimiz müddetçe çok daha fazlasını yaşamaya mahkûmuz. Evinize hırsız girdiğinde bir kenarda seyredip, kurtarıcı gelmesini beklemediğinize-beklemediğimize göre burada da bir kurtarıcı bekleyip olanı-biteni seyredemeyiz-seyretmemeliyiz. Seyrediyorsak o talana ortağız demektir.
Hakikatten ayrılmayanlara selamlarımla.























