(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Ne oluyor Türkiye’deki insanlara. Her gün bir noktadan şiddet haberleri medyaya düşüyor. Geçtiğimiz aylarda Kahramanmaraş’ta bir okul baskınında yaşanan ve masum çocuklarımızın hayatını kaybettiği okul saldırısının bir benzeri bu kez de de Manisa’da karşımıza çıktı.
Burada illa bir suçlu arama durumunda değilim. Ama şunu açıkça ifade etmem gerekir ki, bu tablonun mesulü hepimiziz. A partisi ya da B partisi diyerek işin içinden çıkamayız. Burada toplumsal olarak hepimizin eksikleri var. Annelerin, babaların, öğretmenlerin ve dolayısıyla da toplumun.
Neden mi? Çünkü saldırıyı gerçekleştiren saldırgan henüz 15 yaşında. Yanlış duymadınız… Bu çocuk henüz ergenliğinin başlangıcında bir çocuk. Arkadaşlarıyla ne yaşarsa yaşasın, bir çocuğun eline aldığı bir silahla okul basmasını asla makul karşılamamalıyız. Çünkü 15’inde okul baskını gerçekleştiren bir gencin, ileriki yaşlarda neler yapabileceğini asla tasavvur edemezsiniz.
Burada en önemli soru şu olmalı: Çocuğumuzun anne ve babası evlatlarının nasıl bir ruh haleti içinde olduğunu hiç mi anlamadı? Çocukları bu silaha bu kadar kolay ulaşabilirken, ayrıca iyi bir atış talimi yaparken onlar neredeydi acaba?
Mesele sadece bununla sınırlı değil ki… Sokakta, trafikte ve iş hayatında benzer eylemlere artık o kadar çok rastlar olduk ki… Canı sıkılan bir başkasına saldırıyor. Olmadı, son çare olarak intihar yolunu tercih ediyor. Dün itibariyle birkaç kişinin intihar ettiği sosyal medyada dolaşıyordu. Sebepler az çok belli. Ruh olarak iyi bir dönemde değiliz.
Sahi bu toplumda, hayvanlara eziyet eden, yeni doğanlara şiddet uygulayan, yaşlıları ve kadınları hayattan koparan insanlar, bu toplumun parçası değil miydi?
İnsanlık hangi ara bu kadar cani bir yaratık haline dönüştü. Ya da bu insanlar toplumun katmanların arasında gizlenirken, biz hiç mi farkına varamadık? Gün geçmesin kadın, çocuk ve yaşlıların da aralarında bulunduğu insanlar, vicdanını kaybeden bireyler tarafından hayattan koparılmasın. Ben uzaklardan okuduğumda vahşete kapıldım. Kanım dondu… Saatlerce kendime gelemedim. Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen haberler de birbirini aratmıyor ne yazık ki…
Aile içi cinayetler… Sokak ortasında silahlı saldırılar… Anlık öfke patlamalarıyla son bulan hayatlar… Hatta kamuoyuna yansımayan onlarca faili meçhul olaylar… Buna ek olarak, daha reşit bile olmayan genç kız çocuklarına yönelik istismar ve suiistimaller de cabası… Her yeni gün, bir öncekinden daha ağır bir manşetle başlıyor. Ve insan ister istemez soruyor: Toplum nereye gidiyor? Sahi insanlık nereye gidiyor. Bu toplum hangi aralık bu kadar acımazlığa büründü?
CİNNET HALİ, İKLİM HALİNE GELDİ!
Toplumda artık, şiddet artık münferit bir olay değil; bir iklim hâline geliyor. Öfke, tahammülsüzlük ve umutsuzluk, gündelik hayatın sıradan duyguları gibi dolaşıyor sokaklarda. Trafikte bir bakış, sosyal medyada bir yorum, evin içinde bir tartışma… En küçük gerilim, geri dönüşü olmayan bir yıkıma dönüşebiliyor. Çünkü sorun yalnızca bireysel değil; kolektif bir ruh hâlinin dışavurumu açıkçası. Ekonomik sıkışmışlık, adalet duygusundaki aşınma, toplumsal kutuplaşma ve sürekli maruz kalınan sert dilde buna kapı aralıyor aslında. Tüm bunlar, bir araya geldiğinde insan psikolojisini örseliyor. Gelecek kaygısı büyüdükçe, insanlar bugünün öfkesine sığınıyor.
Güvensizlik arttıkça, en yakın ilişkiler bile birer çatışma alanına dönüşebiliyor. Aile dediğimiz güvenli liman, kimi zaman en tehlikeli fırtınaların çıktığı yere evriliyor. Kısacası; evde, sokakta ve iş yerinde güvende değiliz. Hiç birimiz için çevre güvende değil, bunu bilmeliyiz. Açıkça soralım: Çocuklarınızı hiçbir endişeye mahal bırakmadan sokağa bırakabiliyor musunuz? Ben sizin yerine cevap verelim. Cevap; kocaman bir “HAYIR…”
Diğer yandan mesele yalnızca şartlar değil. Değerler meselesi de var… Şiddeti meşrulaştıran dil, gücü haklılıkla eş tutan anlayış ve “ben haklıyım” ısrarı… Empati zayıfladıkça vicdan geri çekiliyor. İnsan, karşısındakini bir can olarak değil, bir engel olarak görmeye başlıyor. O noktada cinayet, bir anlık karar değil; uzun süreli bir zihinsel çürümenin sonucu oluyor. Toplum dediğimiz yapı, bireylerin toplamından fazlasıdır. Eğer her birey kendi öfkesini haklı görürse, ortak yaşam alanı bir savaş meydanına döner. Hukuk, eğitim, medya ve siyaset; hepsi bu iklimin şekillenmesinde pay sahibidir. Şiddeti yalnızca failin psikolojisine indirgemek kolaydır; zor olan, aynaya bakmaktır.
“Toplum nereye gidiyor?” sorusu aslında “Biz nereye gidiyoruz?” sorusudur.
Cevap karamsar olmak zorunda değil. Çünkü her çürüme süreci, aynı zamanda bir yüzleşme fırsatıdır. Şiddetin normalleşmesine karşı net bir toplumsal tavır alınmadıkça, her yeni olay bir öncekini sıradanlaştıracaktır. Oysa sıradanlaşan her cinayet, biraz daha insanlığımızı eksiltir. Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey basit: İnsan hayatı, hiçbir öfkenin, hiçbir tartışmanın, hiçbir “haklılık” iddiasının önüne geçemeyeceği kadar değerlidir.
Toplumun gittiği yönü değiştirmek mümkün. Ama bunun için önce durup sormamız gerekiyor: Öfkeyi mi büyüteceğiz, vicdanı mı? Tabii ki cevap vicdan olmalı. Ancak bu sadece kişilerin kendi inisiyatifi ile de olmuyor.
Kamu kurum ve kuruluşlarına da burada büyük sorumluluk düşüyor. Kısacası toplumda yaşayan bireylere temas edilmediği müddetçe, caniliğin ve vicdansızlığın önüne geçemeyiz. Onun için ne olur biraz “EMPATİ” yapalım…
Çünkü hayatına son verilen her çiçek, bu toprakların bir ürünü… Yeni bir çiçeğin solmaması için de, elimizi taşın altına koyma vakti…





