(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Nesnel bir ölçünün olmadığı yerde insan kendisini neye göre değerlendirir?
İyi bir hayatınız var mı?
Başarılı mısınız?
Yaşıtlarınıza göre geride misiniz?
Yeterince para kazanıyor musunuz?
İyi bir anne ya da baba mısınız?
Hayatta size düşen pay adil miydi?
Bunların çoğunun kesin bir ölçü birimi yok.
Boyunuzu ölçebilirsiniz.
Kilonuzu tartabilirsiniz.
Bir sınavdan 82 aldığınızı öğrenebilirsiniz.
Banka hesabınızdaki parayı kuruşuna kadar görebilirsiniz.
Ama hayatın ne kadar iyi gittiğini hangi cihazla ölçeceksiniz?
“Ben başarılı mıyım?” sorusunun karşısına hangi sayı yazılacak?
“Hayat bana adil davrandı mı?” sorusunun laboratuvar testi nedir?
İşte insan zihninin başkalarına bakmaya başladığı yerlerden biri tam burasıdır.
Çünkü bazen elimizde cetvel yoktur.
O zaman başka insanları cetvel olarak kullanırız.
BİR ŞEYİN NE KADAR OLDUĞUNU BİLMEK İÇİN ÖNCE BİR REFERANS NOKTASI GEREKİR
1954 yılında sosyal psikolog Leon Festinger, sosyal psikolojinin en etkili kuramlarından birini ortaya attı:
Sosyal Karşılaştırma Kuramı.
Festinger’in başlangıç noktası oldukça basitti.
İnsanlar kendi görüşlerini ve yeteneklerini değerlendirme ihtiyacı duyar.[1]
“Doğru mu düşünüyorum?”
“Bunu yapabiliyor muyum?”
“Ne kadar iyiyim?”
Mümkün olduğunda bunun için nesnel bilgiler kullanılabilir.
Koşu sürenizi kronometreyle ölçersiniz.
Bir sorunun doğru cevabını kontrol edersiniz.
Sınav sonucunuza bakarsınız.
Fakat bazı durumlarda nesnel bir ölçüt yoktur.
Ya da vardır ama size asıl merak ettiğiniz şeyi söylemez.
Örneğin aylık 100 bin lira kazandığınızı bilmek nesnel bir bilgidir.
Ama şu sorunun cevabı değildir:
“İyi kazanıyor muyum?”
Bunun cevabı için bir bağlama ihtiyacınız vardır.
Aynı işi yapanlar ne kazanıyor?
Yaşıtlarınız ne kazanıyor?
Bulunduğunuz şehirde yaşam maliyeti ne?
Geçen yıl ne kazanıyordunuz?
Bir anda tek başına anlamsız olan sayı bir karşılaştırmanın içine yerleşir.
Ve anlam kazanmaya başlar.
Festinger’in temel görüşlerinden biri buydu: Nesnel, sosyal olmayan değerlendirme araçları yetersiz kaldığında insanlar başkalarından gelen bilgiyi kendilerini değerlendirmek için kullanırlar.[1]
AMA HERKESLE KIYASLAMAYIZ
Diyelim ki 45 yaşındasınız.
Dünyanın en zengin insanının servetini gördünüz.
Muhtemelen birkaç saniye sonra hayatınıza devam edebilirsiniz.
Ama üniversitede aynı sırada oturduğunuz arkadaşınızın sizden on kat fazla kazandığını öğrendiğinizde aynı bilgiyi çok daha farklı yaşayabilirsiniz.
Neden?
Çünkü karşılaştırma psikolojik olarak anlamlı hâle gelmiştir.
Festinger’in kuramında önemli bir fikir daha vardı:
İnsan kendisine bir şekilde benzer gördüğü kişilerden daha anlamlı karşılaştırma bilgisi elde eder.
Yaş.
Meslek.
Eğitim.
Sosyal çevre.
Başlangıç koşulları.
Yaşam dönemi.
Bunlardan bazıları benzer oldukça karşıdaki insan daha güçlü bir referans noktası olabilir.
Sonraki sosyal karşılaştırma araştırmaları da kiminle kıyas yaptığımızın yalnızca rastgele olmadığını; benzerlik, uzmanlık, önceki görüş birliği ve karşıdaki kişinin bizim için ne kadar bilgi taşıdığı gibi faktörlerin karşılaştırma hedefini etkilediğini gösterdi.[2]
Bu yüzden 25 yaşındaki bir milyarderin başarısı sizi hiç etkilemeyebilir.
Ama sizinle aynı bölümden mezun olmuş bir arkadaşınızın başarısı gece yatağa girdiğinizde aklınıza gelebilir.
Çünkü zihin sessizce şunu sorar:
“O yaptıysa ben neden yapamadım?”
KARŞILAŞTIRMA ASLINDA BİR BİLGİ TOPLAMA YÖNTEMİDİR
Sosyal karşılaştırmayı yalnızca kıskançlık olarak düşünmek büyük hata olur.
Aslında karşılaştırma çoğu zaman bilgi üretir.
Yeni bir işe başladığınızı düşünün.
İlk gün ne kadar hızlı çalışmanız gerektiğini bilmiyorsunuz.
Kimse size “normal hız budur” demedi.
Ne yaparsınız?
Diğer çalışanlara bakarsınız.
Bir spor salonuna ilk kez gittiniz.
Hangi ağırlığın sizin için iyi olduğunu bilmiyorsunuz.
Başkalarına bakarsınız.
Yeni anne oldunuz.
Bebeğinizin davranışlarının normal olup olmadığından emin değilsiniz.
Başka anneleri dinlemeye başlarsınız.
Yeni bir akademik pozisyona girdiniz.
Yeterince yayın yapıp yapmadığınızı bilmiyorsunuz.
Meslektaşlarınızın CV’lerine bakarsınız.
Yani karşılaştırma bazen şunu söylemenin zihinsel yoludur:
“Nerede olduğumu anlayabilmem için önce diğerlerinin nerede olduğunu bilmem gerekiyor.”
Bu nedenle sosyal karşılaştırma tek başına patolojik değildir.
Tam tersine oldukça işlevsel olabilir.
Sorun karşılaştırmanın kendisinden çok, hangi soruyu cevaplamak için kullanıldığı ve karşımıza çıkan cevabın bizim için ne anlama geldiğidir.
BAZEN YUKARI BAKARIZ
Karşımızda bizden daha başarılı biri olduğunu düşünelim.
Daha çok kazanıyor.
Daha iyi bir kariyeri var.
Daha fit.
Daha mutlu görünüyor.
Daha iyi bir ilişkisi var.
Bu bir yukarı doğru sosyal karşılaştırmadır.
Fakat yukarı bakmanın tek bir sonucu yoktur.
Bazen şöyle düşünürüz:
“Demek ki yapılabiliyor.”
Karşımızdaki kişi ilham kaynağı olur.
Kendi kapasitemizi genişletir.
Bize bir hedef gösterir.
Ama bazen aynı karşılaştırma bambaşka bir cümle üretir:
“Ben neden orada değilim?”
Bu kez karşılaştırma motive etmek yerine insanın kendi durumuyla ilgili hoşnutsuzluğunu artırabilir.
Buradaki önemli faktörlerden biri aradaki farkın nasıl algılandığıdır.
Kapatılabilir mi?
Kontrol edilebilir mi?
Karşımızdaki kişinin üstünlüğü hak edilmiş mi görünüyor?
Ben de oraya ulaşabilir miyim?
Bu sorular karşılaştırmanın duygusal sonucunu değiştirir.
Van de Ven, Zeelenberg ve Pieters’in çalışmalarında yukarı doğru karşılaştırmaların ortaya çıkarabildiği kıskançlığın bile tek biçimli olmadığı gösterildi.
Bir türünde insanın motivasyonu şudur:
“Ben de yükselmek istiyorum.”
Diğerinde ise:
“Onun da aşağı gelmesini istiyorum.”
Araştırmacılar bunları sırasıyla iyicil ve kötücül kıskançlık olarak ayırdı.[3]
Daha sonraki çalışmalarında özellikle hak edilmişlik algısı ve kişinin kendi durumunu değiştirebilme ihtimalinin bu iki kıskançlık biçiminin hangisinin ortaya çıkacağını etkileyebildiğini gösterdiler.[4]
Aynı insan.
Aynı başarı.
Ama iki tamamen farklı psikolojik sonuç.
BAZEN DE AŞAĞI BAKARIZ
Karşılaştırmanın yönü her zaman yukarı değildir.
Bazen kendimizden daha kötü durumda olanlara bakarız.
Thomas Wills’in 1981’de sistematikleştirdiği aşağı doğru karşılaştırma yaklaşımı özellikle kişi tehdit altında olduğunda veya olumsuz duygular yaşadığında, kendisinden daha kötü durumda birini görmenin öznel iyi oluşu geçici olarak yükseltebileceğini öne sürdü.[5]
Bunun gündelik hayattaki karşılığı çok tanıdıktır.
“En azından işimi kaybetmedim.”
“Benden çok daha ağır hastalar var.”
“Hiç değilse çocuklarım sağlıklı.”
“Daha kötü durumda olabilirdim.”
Bu cümleler bazen insanı rahatlatır.
Çünkü kendi durumumuz değişmediği halde referans noktamız değişmiştir.
Dün aynı hayat kötü görünüyordu.
Bugün başka biriyle karşılaştırınca daha katlanılabilir görünebilir.
İşte sosyal karşılaştırmanın ilginç tarafı burada ortaya çıkar.
Gerçeklik aynı kalabilir.
Ama gerçekliğin psikolojik anlamı, hangi referans noktasına baktığımıza göre değişebilir.
O ZAMAN MUTLULUĞUMUZUN BİR KISMI REFERANS NOKTASINA MI BAĞLI?
Kısmen, evet.
Çünkü bazı değerlendirmeler mutlak değildir.
Görecelidir.
Bir odanın sıcak olduğunu söylemek bile neye alıştığınıza bağlı olabilir.
Bir maaşın yüksek olması yaşadığınız yere göre değişir.
Bir akademik başarının büyük olması alanınıza göre değişir.
Bir evin büyük olması yaşadığınız çevreye göre değişir.
Ve bazen insanın kendi hayatını değerlendirmesi de böyledir.
Bu nedenle aynı objektif koşullara sahip iki kişi kendilerini tamamen farklı değerlendirebilir.
Biri çevresine bakar ve:
“Oldukça iyi durumdayım.”
der.
Diğeri farklı bir çevreye bakar:
“Çok gerideyim.”
der.
İkisinin banka hesabı aynı olabilir.
Ama referans grupları aynı değildir.
SOSYAL MEDYA BU MEKANİZMAYI İCAT ETMEDİ
İnsanlar Instagram’dan önce de kendilerini karşılaştırıyordu.
Komşularına bakıyordu.
Akrabalarına bakıyordu.
İş arkadaşlarına bakıyordu.
Mahallesine bakıyordu.
Sosyal medya sosyal karşılaştırmayı yaratmadı.
Fakat başka bir şey yaptı:
Karşılaştırılabilecek insan sayısını olağanüstü artırdı.
Eskiden kendinizi birkaç düzine insanla karşılaştırırken bugün yüzlerce, hatta binlerce insanın hayatından seçilmiş görüntüler görebiliyorsunuz.
Üstelik çoğu zaman onların sıradan günlerini değil;
tatillerini,
başarılarını,
düğünlerini,
terfilerini,
iyi fotoğraflarını,
en fit hâllerini,
en mutlu anlarını görüyorsunuz.
Ve zihin çok kolay bir hata yapabiliyor:
Başkalarının seçilmiş anlarını kendi hayatımızın tamamıyla karşılaştırmak.
Bu noktada sorun sosyal karşılaştırma mekanizmasının varlığı değildir.
Sorun, kullandığımız referans verisinin gerçek hayatı temsil edip etmediğidir.
DAHA DA ÖNEMLİ BİR ŞEY VAR: HERKES AYNI ÖLÇÜDE KIYASLAMIYOR
Sosyal karşılaştırma insanda yaygın bir eğilim olsa da herkes aynı sıklıkta ve aynı yoğunlukta karşılaştırma yapmaz.
Frederick Gibbons ve Bram Buunk bunun bireyler arasında ölçülebilen farklılıklar gösterdiğini ortaya koyarak social comparison orientation — sosyal karşılaştırma yönelimi kavramını geliştirdiler.[6]
Bazı insanlar başkalarının ne yaptığına çok daha fazla dikkat eder.
Ne kadar kazanıyorlar?
Nasıl görünüyorlar?
Nereye ulaştılar?
Ben onlara göre neredeyim?
Başka insanlar ise aynı bilgiyi görür ama kendi benlik değerlendirmelerini daha az buna bağlar.
Gibbons ve Buunk’un geliştirdiği INCOM ölçeği, bu bireysel farklılığın ölçülebilir olduğunu ve karşılaştırma davranışıyla ilişkili olduğunu gösterdi.[6]
Dolayısıyla sosyal karşılaştırma insani bir eğilimdir.
Ama herkesi aynı ölçüde yönetmez.
PEKİ NEDEN BAZI ALANLARDA KIYAS BİR TÜRLÜ BİTMEZ?
Çünkü bazı soruların nihai cevabı yoktur.
“100 metreyi kaç saniyede koştum?”
Cevabı vardır.
“Bu sınavı geçtim mi?”
Cevabı vardır.
“Kan şekerim kaç?”
Cevabı vardır.
Ama:
“Hayatta yeterince başarılı oldum mu?”
“Çocukluğum diğer insanlarınkine göre ne kadar kötüydü?”
“Hayat bana adil davrandı mı?”
“Ben gerçekten şanssız mıyım?”
“Olmam gereken yerde miyim?”
Bunların kesin eşikleri yoktur.
Bu nedenle yeni bir insanla karşılaştığınızda yeni bir referans noktası ortaya çıkabilir.
Bir arkadaşınız evlenir.
Kendinizi değerlendirirsiniz.
Bir arkadaşınız çocuk sahibi olur.
Yeniden değerlendirirsiniz.
Bir meslektaşınız profesör olur.
Yeniden.
Bir arkadaşınız ev alır.
Yeniden.
Çocuğunuz başka bir çocuğun başarısını görür.
Yeniden.
Çünkü ölçü problemi çözülmemiştir.
Cetvel hâlâ dışarıdadır.
FAKAT BURADA ÖNEMLİ BİR DÜZELTME VAR
Festinger’in kuramını şöyle özetlemek caziptir:
“Nesnel ölçüt varsa karşılaştırma yapmayız; yoksa yaparız.”
Ama insan zihni bu kadar mekanik çalışmaz.
Araştırmalar, insanların nesnel bilgi ellerinde olduğunda bile sosyal karşılaştırma yapabildiğini göstermiştir.[7]
Çünkü karşılaştırmanın tek amacı bilgi edinmek değildir.
Bazen kendimizi iyi hissetmek isteriz.
Bazen gelişmek isteriz.
Bazen ait olup olmadığımızı anlamaya çalışırız.
Bazen tehdit altındaki benlik algımızı korumaya çalışırız.
Dolayısıyla nesnel ölçütün yokluğu sosyal karşılaştırmayı güçlü biçimde teşvik eder.
Ama nesnel ölçütün bulunması onu tamamen ortadan kaldırmaz.
Bu ayrım önemli.
Çünkü sosyal karşılaştırma yalnızca eksik bilgiye verilen bir cevap değildir.
Aynı zamanda benliği anlamlandırmanın yollarından biridir.
ASIL TEHLİKE KARŞILAŞTIRMAK DEĞİL, KENDİ DEĞERİNİ TAMAMEN KARŞILAŞTIRMADAN ÇIKARMAKTIR
Başkalarına bakmak normaldir.
Hatta bazen gereklidir.
Sorun şu noktada başlayabilir:
“Ben kimim?” sorusunun cevabı tamamen “Diğerlerine göre neredeyim?” sorusuna dönüştüğünde.
Çünkü o zaman kazanmanın sonu yoktur.
Sizden daha zengin biri olacaktır.
Daha güzel biri.
Daha genç biri.
Daha başarılı biri.
Daha çok yayın yapan biri.
Daha büyük evi olan biri.
Daha mutlu görünen biri.
Her basamağın üzerinde başka bir basamak vardır.
Eğer kendi değerinizi yalnızca yukarı baktığınızda ölçüyorsanız sistemin matematiksel olarak sizi sürekli eksik hissettirme potansiyeli vardır.
Fakat bunun tersi de çözüm değildir.
Sürekli aşağı bakıp,
“Benden kötüleri var”
demek de sağlam bir öz-değer üretmez.
Çünkü her iki durumda da cetvel hâlâ başkasının elindedir.
BELKİ DE SORULMASI GEREKEN SORU ŞUDUR
İnsan kendisini başkalarıyla kıyaslamayı tamamen bırakabilir mi?
Muhtemelen bu gerçekçi bir hedef değildir.
Sosyal bir canlı olarak başkalarından bilgi alıyoruz.
Kendimizi onların arasında konumlandırıyoruz.
Neyin mümkün olduğunu onlardan öğreniyoruz.
Bazen motive oluyoruz.
Bazen rahatlıyoruz.
Bazen üzülüyoruz.
Bazen kıskanıyoruz.
Ama başka bir şey öğrenilebilir:
Her sorunun cevabını sosyal karşılaştırmadan almamak.
“Arkadaşım benden daha çok kazanıyor mu?”
başka bir sorudur.
“Benim için yeterli gelir nedir?”
başka.
“Meslektaşım benden daha başarılı mı?”
başka.
“Ben kendi hedeflerime yaklaşıyor muyum?”
başka.
“Onun hayatı daha kolay mıydı?”
başka.
“Ben elimdeki koşullarla nasıl bir hayat kurmak istiyorum?”
başka.
İlk sorularda referans noktası dışarıdadır.
İkincilerde yavaş yavaş içeri taşınır.
Belki olgunlaşmanın bir kısmı da budur.
Başkalarını hiç görmemek değil.
Başkalarını tek ölçü birimi olmaktan çıkarmak.
Çünkü başkalarının hayatı bize nerede olduğumuz hakkında bilgi verebilir.
Ama şu sorunun nihai cevabını veremez:
“Benim için iyi bir hayat nedir?”
O cetveli bir noktadan sonra insanın kendisinin yapması gerekir.
Kaynaklar
- Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140. doi:10.1177/001872675400700202.
- Suls, J., Martin, R., & Wheeler, L. (2002). Social comparison: Why, with whom, and with what effect? Current Directions in Psychological Science, 11(5), 159–163. doi:10.1111/1467-8721.00191.
- Van de Ven, N., Zeelenberg, M., & Pieters, R. (2009). Leveling up and down: The experiences of benign and malicious envy. Emotion, 9(3), 419–429. doi:10.1037/a0015669.
- Van de Ven, N., Zeelenberg, M., & Pieters, R. (2012). Appraisal patterns of envy and related emotions. Motivation and Emotion, 36(2), 195–204. doi:10.1007/s11031-011-9235-8.
- Wills, T. A. (1981). Downward comparison principles in social psychology. Psychological Bulletin, 90(2), 245–271. doi:10.1037/0033-2909.90.2.245.
- Gibbons, F. X., & Buunk, B. P. (1999). Individual differences in social comparison: Development of a scale of social comparison orientation. Journal of Personality and Social Psychology, 76(1), 129–142. doi:10.1037/0022-3514.76.1.129.
- Takata, T. (1981). Availability of objective information and social comparison behavior. Japanese Psychological Research, 23(2), 88–100.
























