(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Dünya bir türlü huzura eremiyor…
Sürekli bir noktadan savaş ya da müdahale vakaları bir birbirini izliyor.
Suriye’de yıllarca süren iç savaşın ardından, huzur gelecek derken başka bir kriz baş gösterdi yanı başımızda. Suriye lideri Beşar Esad’ın devrilmesinin hemen ardından yanı başındaki komşusu İsrail yangından mal kaçırırcasına ülkeyi işgal etmeye başladı.
Ancak İsrail’in saldırgan tutumu bununla da sınırlı kalmadı. İran’ın üst düzey generallerini bir gece yarısı infaz etmesinin ardından, iki ülke arasında savaş çıktı. Birkaç gündür iki ülke birbirini füzelerle ve savaş uçakları ile vurmaya devam ediyor.
Savaşın kazananı asla olmaz. Ancak kaybedeni hep masum kadın, çocuk ve yaşlılar olacak.
Bu krizin sonucu ne olursa olsun, artık İsrail’de de İran’da da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yönetimde kimlerin olduğunun da bir anlamı olmayacak. Ancak yüz binlerce insan, birilerinin iktidarının devamı için, yurtlarını terk etmek zorunda kalacak. En kötüsü de, yaşanan krizin faturası yine Türkiye’ye kesilecek. Suriye’den sonra İran vatandaşları da, kurtuluş yolu olarak Türkiye’nin kapısını çalacak.
Dış politika ya da stratejik analizler yapmak benim haddime değil. Zaten sitemizin güçlü kalemleri, bölge kriziyle ilgili günaşırı yorumlarını yapıyor. Ben olayın sosyolojik ve toplumsal tarafıyla ilgilenmek istiyorum. Daha da ötesi, İran ile İsrail arasında başlanan gerilimin ardından Türkiye’de yayın yapan kanalların yayın politikaları ve ekrana çıkardıkları yorumcuların bakış açılarını değerlendirmek istiyorum.
Öncelikle şunun altını çizmem gerekiyor. Dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin, orada akademik kariyer yapan ya da entelektüel seviyede Think Tank (Düşünce Kuruluşu) birimlerinde fikir üreten herkesin bir uzmanlık alanı vardır. Kendi konusu ile ilgili size saatlerce fikir verebilir.
Ancak alanı dışında bir konu mevzu olduğunda, hiçbir çekinceye mahal vermeden, “Bu konu uzmanlık alanım değil. Özür dilerim” diyerek sizi reddedebilir. Daha da ötesi, sizin fikir talep ettiğiniz konuyla ilgili de bir uzmanı size tavsiye edebilir.
Ama Türkiye’de bu konuda ciddi bir sorun bulunuyor. Ne yazık ki, ekranlarda yorum yapan ya da fikir beyan eden bireylerin, ekseriyetle büyük çoğunluğu aynı şeyi söylüyor. Hatta her alanda söyleyecek bir fikirleri mevcut.
Örneğin; Türkiye’de deprem yaşandığında aynı yorumcular konuyla ilgili beyanda bulunuyor. Dış politika, ekonomi, siyaset ve edebiyat gibi mevzularda da, yorum yapmaktan çekinmiyorlar. İran ve İsrail arasında yaşanan gerilimin ardından yeniden ekranlara bakma ihtiyacı hissettim.
Yıllardan beri Türk medyasını takip etmediğim için, bu kez belki değişen bir şeylerin olacağı ümidini taşıdım. Ancak büyük bir hayal kırıklığına uğradım.
Yıllar öncesinde farklı konularda “uzman” olan kişilerin, benzer dış politikada da yorum yaptığını görünce, ülkem adına üzüldüm.
Türkiye’nin dış politikasını çok iyi seviyede analiz edecek akademisyenlerimiz ve entelijansımız mevcut. Ama mevcut sistemde yorum yapmaları engelli olduğu için, her şeyi bilen her konuda bir fikri olan ekran yıldızlarımıza sabretmekten başka çare kalmıyor.
Ben bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Ancak Türkiye’de bu yorumları dinleyenlere de üzülmüyorum değilim!
ANA AKIM MEDYA VE ŞOV YAPAN UZMANLAR!
Türkiye’de ana akım medya uzun süredir ciddi bir nitelik kaybı yaşıyor. Bunun en belirgin örnekleri de ekranlara çıkan yorumcuların bilgi, birikim ve tarafsızlık bakımından yetersizliğinden kaynaklanıyor.
Bu yetersizlik, yalnızca medya kalitesini değil, aynı zamanda toplumsal duyarlılığı ve kolektif bilinci de doğrudan etkiliyor. Ekranlarda sıkça karşımıza çıkan yorumcuların önemli bir kısmı, uzmanlık alanlarıyla ilgili değil; ideolojik bağlılıklarıyla ve siyasi angajmanlarıyla ön plana çıkan isimden oluşuyor.
Ekonomi konuşan bir yorumcunun geçmişte ekonomiyle ilgisi olmaması, hukuk üzerine görüş beyan eden bir ismin hukukçu olmaması artık sıradan bir durum haline geldi Türkiye’de. Bu da tartışmaların niteliğini zayıflatmakta ve kamuoyunu doğru bilgilendirme işlevini boşa çıkarmakta.
Yanı başınızda hem komşunuz hem de ticaret yaptığınız iki ülke açıkça savaşıyor. Bu kadar açık savaşın yaşandığı dönemde, toplumunda sağlıklı ve doğru bilgilendirilmesi en temel konuların başında geliyor.
Yukarıda izah ettim. Bu savaşın kazananı asla olmayacak. Ancak kaybedeni çok olacak. Şartlar bu kadar ağırken, ekrana çıkarılan isimlerinde hem bilgi hem de tecrübe olarak, topluma ışık tutması gerekir.
Ne yazık ki, bazı asker emeklisi olduğuna şahit olduğum yorumcuların, ucuz ve şova dayalı ifadeleri gelinen süreci özetliyor. Karşınızda hiçbir ahlaki ve hukuku dayanakları tanımayan bir İsrail ve yönetimi var. Masum insanları bombalarken hiçbir endişe taşımayan bir zihniyete, şovmen tarzıyla yorum yapmak basitlikten öne anlam taşımıyor.
GERÇEK SORUNLAR GÖRÜLMÜYOR
Maalesef Türkiye’de siyaset bir karpuz gibi ikiye bölünmüş durumda. Birinin siyah dediğine diğeri beyaz demeyi tercih ediyor. Aslında söylediği ile gördüğünün farkını bilmesine rağmen.
Bu kapsamda yorumcuların büyük bir kısmı, toplumun gerçek sorunlarına temas etmek yerine, iktidar ya da muhalefet lehine yüzeysel bir pozisyon almakla yetiniyor. Kadına şiddet, mülteci sorunları, yoksulluk, genç işsizliği, eğitimde nitelik krizi gibi yapısal problemler karşısında ise derinlikli analizlerden çok, klişe ifadeler ve geçiştirmeler ön plana çıkıyor.
Bu durum, kamuoyunun belli sorunlara karşı zamanla duyarsızlaşmasına yol açıyor. Çünkü sorun sürekli gündemde olmasına rağmen çözüm yönünde bir düşünsel çaba gösterilmiyor. Sorunun kaynağı da burada başlıyor.
Eleştirel yaklaşımlar birer siyasi mülahazalara dönüştüğünden de tartışmanın kazananı olmuyor.
İsrail ile İran arasında iktidar ve muhalefeti ortak bir dil ve anlayışla hareket etmek zorunda. Çünkü dış politika tamamen iç siyasetin dışında tutulması gereken temel bir öncelik konusu olması gerekirken, bir Gazze mitingini bile birlikte yapamamaları ne kadar ayrı noktalarda olduklarının birer işareti aslında.
İran ve İsrail arasında yaşanan savaş bize şunu gösterdi: Türk medyasının ciddi bir değişime ihtiyacı var.
Belki siyasi iktidar, gelinen medya yapılanmasından ve yorumlardan hoşnut olabilir. Ancak dünya medyasını takip edenler, Türkiye’deki haber kanallarını kimsenin takip edip izlemediğini görüyorlar.
Yapılan haberlere ve yorumlara da bir değer verilmiyor. Bu tabloyu tersine çevirmek için medya kuruluşlarının sadece reyting değil, kamusal sorumluluk da taşıdığı gerçeğini hatırlamaları gerekir.
Akademisyenlerin, saha deneyimi olan uzmanların, farklı görüşlerden ama ifade kabiliyeti yüksek düşünce insanlarının ekrana taşınması, medya kalitesini ve toplumsal farkındalığı artıracaktır.
Aksi halde, medyanın taşıması gereken aydınlatıcı rol, yerini sığ ve kutuplaştırıcı bir ses kirliliğine bırakacaktır.
Kabul edelim ya da etmeyelim. Türk kanalları benzer yüzlerle günü kurtarabilir. Ancak gelecek adına hiçbir şey inşa edemezler. Belki de Ortadoğu’da yaşanan kriz bunu bir fırsata çevirebilir. Uzman ve alanında bilinen isimleri ekrana taşımanın tam zamanı.





















