(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! 10 Kasım haftası içindeyiz. Atatürk üzerine çok hamaset dolu ‘nutuk’ dinlediniz. 10 Kasım’a, Atatürk’e “Karnımız tok…” diyebilirsiniz ama bugün size başka yönüyle Atatürk anlatmak istiyorum. Yazıyı sonuna kadar okumanızı öneririm. Kemalizmle, insanüstü Atatürk anlatımıyla, bir ideolojiyle dönüştürülen Atatürk’le ben de mesafeliyim. Hamasetin içinde bir beşer olan insan Atatürk hep ıskalandı. 10 Kasım’ı vesile kılarak Atatürk’ün son anlarını konuşalım. Ne dersiniz?
Tamam, Dolmabahçe Sarayı’nda 9’u 5 geçe son nefesini verdi. Ve zaman dondu. Saatler durdu. Daha erken saatte öldüğünü söyleyenler de çıktı. Zaman çok önemli değil. Resmi anlatıma inanmanın bir sakıncası yok. Acaba son günleri, son anları nasıl geçti? Yanındakilerle neler konuştu? Etrafında kimler vardı? İsmet İnönü neden uzak durdu? İnönü savaş ve dava arkadaşının, yoldaşının yanı başında neden yoktu? Afaroz edildiği için mi? Peki neden dışlandı? Atatürk neden bir daha görmek istemedi?
Bu konuları içeren epey kitap var. Son anına kadar yanından bir an olsun ayrılmayan Kılıç Ali’nin tanıklığını önemsedim. Kılıç Ali İstiklal Mahkemeleri’nde başkanlık yapmış biri… Asıl adı ‘Asaf’ Atatürk ‘Kılıç’ olsun demiş. Adaletin kılıcı mı? Yoksa zulmün mü? Mahkemelerde o kılıcın adalet yönünde işlediğini söylemek zor. Hatıralarını anlattığı ‘Kılıç Ali’nin anıları’ kitabı çok değerli. Bana ufuk açıcı oldu.
Kılıç Ali deyince ‘Füreya’yı hatırlamamak olur mu? Kılıç Ali ikinci evliliğini Füreya’yla yaptı. Ayşe Kulin’in Füreya’yı anlattığı biyografi kitabında hem bu evlilik hem de Kılıç Ali üzerine ayrıntılı bilgiye sahip olmak mümkün. Kılıç Ali’nin dramatik akibeti de aslında okumaya, anlatmaya değer. Fırsat bulursam ileride yazmak isterim. Gazeteci Altemur Kılıç ilk eşinden çocuğuydu, Kılıç Ali’nin…

Atatürk rahatsızlandı. Ankara’dan İstanbul’a taşındı. Hastalığı ilerledi. Bir daha ayağa kalkamayacağı anlaşılınca etrafı boşaldı. İktidarı ve gücü için el pençe duranlar uzaklaştı. Siyaset, iktidar vefasızdır. Atatürk gibi bir isim yalnızlığa terk ediliyorsa vefasızlığın boyutunu varın siz düşünün. Tamam liderler yalnız adamdır. Herkes tek başına ölür. Etrafı böylesine boş bırakılmaz. Son anına kadar beklenir…
Bu tespiti Kılıç Ali’nin anılarından aktarıyorum. Buyurun birlikte okuyalım; “Ne korkunç durumdu ki, fırtına yaklaşırken Atatürk’ün hastalığının ağırlaştığını ve artık hiçbir ümit kalmadığını anlayan, O’nun gölgesi altında büyümüş Cevat Abbas, Hasan Cavit gibiler bir anda Atatürk’ü terk etmişlerdi. Bunlar artık ne saraya, ne yata, Atatürk’ün çevresine bile uğramaz olmuşlardı. Bu durum hepimize ayrıca azap veriyordu. Salih Bozok’la ben yalnız kalmıştık…”
Atatürk sadece son anlarında yalnız değil geçmişte de etrafı kalabalıkken bile tek başınaydı. Kılıç Ali’ye şöyle sitemde bulunmuş; “Beni Reisicumhursun diyerek Çankaya’nın kayalıklarına ve Dolmabahçe’nin rutubetli, karanlık odalarına hapsediyorsunuz. Sonra da siz istediğiniz gibi geziyor, eğleniyorsunuz. Buna hakkınız yoktur. Bu üzüntüsünü bazen öyle hüzünlü öyle içten anlatırdı ki, duygulanmamak elde değildi.” Zirveler yalnızdır sözünün itirafı ve ete kemiğe bürünmüş hali bu.
İsmet İnönü niye yoktu sorusunun cevabı da Kılıç Ali’nin anılarında mevcut: “O günlerde İsmet Paşa’ya fena halde kızıyordu. Bir ara birdenbire Recep Peker’e ellerini masaya vurarak şöyle bağırdığını duyduk; ‘Recep! Ben adamı alır yükseltirim. Fakat o hazmedemez, durumu takdir edemezse ve bilhassa kerameti kendinden bilirse bir gün kaldırır atarım. Ve benim attığım adam paçavra olur.’ Bir saniyelik sessizlikten sonra Peker’e sordu; ‘Öyle değil mi?’ Bu sözlerle İsmet Paşa’yı kastettiğini herkes anladı.”
‘Paçavraya çevirdiğini söylediği’ adamın yerine geçeceğini bilseydi acaba neler söylerdi? Bir siyasi vasiyeti olsaydı ve ‘İnönü’yü uzak tutun’ diye son isteğini yazsaydı tarih nasıl akardı? Tahmin etmek zor. İnönü devletin şekli ve omurgasının oluşumunda Atatürk kadar etkili olmuş bir isim. Atatürk’ün sonradan ideolojiye dönüşmesinde de başında bulunduğu CHP’nin payı büyük. Gerçi İnönü koltuğa oturur oturmaz, Atatürk’ün ekibini tasfiye etti, paranın üzerinden resmini kaldırdı. Yerine kendisini ikame etmeye çalıştı. Ama başarılı olamadı.
Hasta yatağında Atatürk’ün ‘enginar’ çekti canı. “Bulun getirin…” dedi. Mevsim kıştı. O günün şartlarında bahar sebzesini bulmak mümkün değildi. Kılıç Ali’nin anılarında o bölüm şöyle anlatılmakta; “Yahu doktorlar bana niçin enginar yedirmiyorlar? Ben de Hatay’a sipariş edildiğini bugünlerde geleceğini söyledim. Memnun oldu. Bu enginar yemeği Atatürk’ün yanında bulunduğum uzun zamanlar içinde içten arzu ederek sipariş ettiği ilk ve son yemekti. Maalesef bunu yemek kendisine nasip olmadı.”
10 Kasım yaklaşmıştı. Atatürk yatağından çıkamıyordu. Vaziyeti ağırlaşmıştı. Kılıç Ali başında… Saat 9’a geliyordu. Kalp son atışlarını güçlükle yapabiliyordu. Vatanı ve milleti için atan yürek durmak üzereydi. Bir tarih göçüyordu. Bir devir kapanıyordu. O an Kılıç Ali’nin anılarında şöyle ifade edildi: “Dalgın ve bitkin yatan Atatürk’ün gözleri nadiren açılıyordu. Herkesin hayranlığını kazanan o güzel ve mavi gözler artık eski parlaklığını kaybetmiş, solgunlaşmıştı. Hiçbirimizle konuşmuyordu. Sadece ‘Aman dil, dil efendim’ diye bir şeyler söylüyordu.”
Anlamlı bir cümle değil. Belli belirsiz kelimeler… ‘Aman dil…’ derken Türkçeyi mi kastediyordu? Dil gönül anlamına geldiği için başka şeyler mi anlatmak istiyordu. ‘Efendim’ derken kime hitap ediyordu? Kılıç Ali ve bir avuç kalmış dostlarına mı? Yoksa bir rüya aleminde miydi? Mavera yolculuğu başlamış mıydı? Süreklenen tekrarlanan kelimelerin şifresini Kılıç Ali de çözemedi; “Bütün zekamızı kullanıyor, geçmiş olayları düşünüyor ve aralarında bir ilişki kurmayı düşünüyorduk. Fakat yine de ne demek istediğini bir türlü anlamıyorduk. Atatürk’ün kendine özgü telaffuzu vardı. Bazı harfleri yutarak konuşurdu. Mesela ‘değil’ kelimesini ‘diyi’ diye telaffuz ederdi. ‘Aman dil dil efendim’ mi yoksa ‘Aman değil, değil efendim’ mi demek istiyordu? Son zamanlarda çok dermansızdı. Ayakta duramayacak duruma gelmişti. Karnında biriken suyun doğurduğu ıstırap o kadar artmıştı ki suyun bir an önce boşaltılmasını istiyordu. Doktorlar ise durumunu daha da ağırlaştıracağı için buna yanaşmıyordu.”

Günlerden Perşembe’ydi. Güneş bulutların arkasındaydı. Gün ışımış, İstanbul’un sokakları hareketlenmişti. Takvimler 10 Kasım’ı gösteriyordu. Gözlerini ara ara açan Atatürk durmadan ‘saat kaç?’ diye soruyordu. Ve son anı geldi çattı. Kılıç Ali’nin gözü Atatürk’ün üzerinde. Anılarında şöyle anlattı; “Birdenbire kendini arka üstü yatağa attı. Aynı anda fena halde titreme başladı. Dişleri birbirine vuruyordu. Doktor Neşet Ömer Bey Atatürk’e ‘Dilinizi göreyim efendim’ diye seslendi. Atatürk dilini yarıya kadar dışarı çıkardı. Ömer Bey tekrar seslendi; ‘Biraz daha uzatınız efendim’. Atatürk Ömer Bey’e baktı. ‘Ve Aleykümüsselam’ diyerek gözlerini kapatıverdi. Atatürk dakika dakika soluyor, sönüyordu. Hepimiz ümitsizlik ve çaresizlik içindeydik. Sabah 8 sularıydı. Rengi tamamen solmuştu. ‘Hı… hıı… hı…’ yalnız gırtlağından bir ses çıkarmaya başladı…”
Ve saat 9’u 5 geçe hırıltılar da kesildi. Yatakta hareketsiz yatıyordu. Saray sessizliğe gömüldü. Doktor “Yapacak başka şey yok… Başımız sağolsun” dedi. Kılıç Ali ve etrafındakiler şaşkındı. Başyaveri Salih Bozok “Ben de gidiyorum, işim bitti artık. Başkomutan yaversiz gidemez” diyerek silahına sarıldı. Kalbine doğru tabancayı ateşledi.
Mustafa Kemal Atatürk’ün son sözü ‘Ve aleykümüsselam…’ oldu. ‘Selam sizin de üzerinize olsun…’ demek. Bu cümleyle göçtü dünyadan. Ne anlama geliyordu? Kimin selamını aldı? Kime mukabelede bulundu? Anlaşılamadı. Bir selamlama sözü mü duymuştu son anında? Bilinemedi. Kimse de bu esrarını çözemedi. Kelimenin tam anlamıyla ‘sırlandı’.
‘Keşke Atatürk beşer ve insan yönüyle anlatılsa ve bilinse’ derken haksız mıyım?






















