(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Bayram, sevinç ve mutluluğu çağrıştıran bir kelime. Taşkın sevinçlerimizi yaşadığımız bazı durumları ifade ederken “bayram gibiydi” deriz fazla lafa gerek kalmaz. Öyle gerek kalmaz ki, alternatif durumları sorgulamayız; küsler barışmıştır, sevenler kavuşmuştur, borç harç gibi finansal dertler yoktur.
Eski bayramları yad ederken bütün güzellikleri dünde yaşayıp bitirmişiz ve bugüne hiçbir şey kalmamış gibi şikâyet etmek yaygındır. Güzel olan her şeyi bitirmişiz gibi değil de güzel olan hiçbir şey kalmamış gibi düşündüğümüzü anlatır bu yaklaşım. Yanlışlıkları biz yapmadık, bizde kabahat kusur yok, her şey eskide çok güzeldi, nasıl olduysa oldu ve güzellikler tükendi.
Bu düşünce çizgisinde hiç olmadım. Eskiyi hatırlarken bazen içim sızlıyor, göğüs kafesim daralıyor ancak bu, eskideki güzellikleri yitirdiğim duygusundan ziyade içimdeki duygu karmaşasından çıkamayışımdan. Dindar bir evde büyümedim, fakat bayramların kokusu ve tadı hanemize sinerdi. Arefe günlerinde annem pişi yapardı, bayram sabahı erkekler namazdan geldikten sonra kahvaltıda yensin diye. Cümbür cemaat oturduğumuz yer sofrasında koca bir leğen pişiyi yer bitirirdik. Bazı bayramlarda annem bize bayramlık entari dikerdi; kasaba çarşısında sıralı kumaş dükkanlarının müşterisi boldu o dönemlerde. Evlerin baş köşesinde dikiş makineleri.
Şimdi böyle değil diye bugüne veryansın mı edeyim? Çocuklarıma aynı hazzı yaşatmak istiyorsam arefe günlerinde pişi ve ev baklavası yapabilirim, hep birlikte yiyebiliriz. Ne var ki hiçbiri anneminkilerin lezzetine yaklaşamaz. İstiyorsam bir dikiş makinası alır, istediğimi dikip giyerim. Bunu bir gün yapacağım, listemde var, parçacıdan renk renk kumaş alıp kendime entari dikeceğim. Kışın giymek için pazen alasım var, Kemeraltı’nda her köşe başı kumaşçı dükkanlarıyla dolu. Bir gün yapacağım bunu.
Peki içimden yükselip duran bu hüzün neden? Halbuki koskoca bir bayramı devirdik. Bir ay boyunca oruç tutup bayramın yolunu gözledik. Haydi itiraf edeyim, kapıda bir bayram olmadığını biliyordum pekâlâ, özlediğim sabah kahvelerim, limonlu çaylarım, geç saatlerde yaptığım kahvaltıydı. Şimdi bunlara kavuştum. Eski bayramlardan, annemin diktiği pazen entarilerden söz edince burnuma bir naftalin kokusu geldi, annemin sandık kokusu. Gözyaşlarıma “hayır olmaz, haydi git” diyeceğim ama artık çok geç.
Geçmişi yad etmenin içimi hüzünle doldurması pek anlaşılabilir değil benim için, çünkü geçmişi coşkulu sevinçlerle hatırlamıyorum. Bugünün yüreğime çöken ağusu, o günleri ışıklandırdı galiba.
Yazlık sinemalardan atmosfere yükselip sonra kalbimize çakılan “parayla saadet olmaz” şarkılarındaki yalanlara kandığımız için mi yoksulluğumuzu bu denli sevmiştik?
Yoksulluğun böğründe yaşarken, hukuk sistemine ve adalete duyduğumuz güven göklerimizi aydınlatmaya yetmişti de ondan mı hınca bu denli yabancı kalmıştık?
Yurdumun göklerine kurulmuş adil ve mutedil Baba’nın aslında vahşi bir katil olduğuna uyanmak mı yoksa bizi bu denli sersemleten?
Yoksulluğa rızayı mutluluğun teminatı sanmıştık galiba, çünkü gözyaşlarıyla seyrettiğimiz Türk filmlerinden öğrendiğimize göre, kötü olunmadan zengin olunmazdı. Halbuki biz iyiliğe taliptik ve işte bu yüzden iyiliğin bir uzantısı sayılan yoksulluğu da sevmiştik. Türk filmlerindeki Münir Özkul gibi babalardan yanaydık, kötü kalpli zenginlerin dünyasına ise upuzak.
Şimdiyse durum değişti, aslında değişen durum değil, biziz. Kendimize doğru yürüyüşümüz başka kapılar açtı önümüzde. Yoksulluk sevicilik de bir oyundur; oyuna geldik. Zenginliğe düşman görünmek bir tuzaktır; tuzağa düştük. Parayla saadet olur, aldandık. Baba’lar mutedil ve adil değildir; ağdalı bir kurguyu mümkün sandık. Ah, sonuçta yanıldık. Ey yerlerin ve göklerin sahibi yüce Tengri! Bu dünyaya aldandığımızı anlamak için mi fırlattın bizi? Tamam, istediğin oldu, şimdi sırada ne var?
Uyanmak mı, yoksa hülyalı yalanlarla saadetli bir bayram mı?
…
Bayram sevinçtir.
Sevinç ise hayatımızın temel gıdasıdır. Bayramlar kendisine yakışan sevinci getirmese de sevinci hayatımıza çağırmak kendimize görev olsun. Çünkü sevinç kutsaldır; kimseciklerin fark etmediği güzellikleri görmek, onları kana kana içmek anlamına geldiği için kutsaldır. Sevinç, Kaf Dağı’nın ardına gizlenmiş bir hazine değil, yüreciğimizin kenarında keşfedilmeyi bekleyen bir güzelliktir.
Hemen herkes bilinmeyeni bilmek, bildiğiyle kurumlanmak peşinde. Hemen herkes kimseciklerin sahip olmadığı güçle güçlenmek ve bu güçle zayıfları ezmek peşinde.
Sevincin peşine düşen yok mu?
Ben sevincin peşindeyim, bunca yıldır yoldayım, onu bulamadığım hiç olmadı. Beni bırakıp yüreciğimin kıyısından gittiğini hiç görmedim. Zaman zaman örtünse ve şekli değişse de o hep benden ve benimle.
Geçmiş bayramımız kutlu olsun, yüreklerimiz sevinçle dolsun.





















