Asrımızın insanı yeni bir dalganın içinde sahile ulaşmaya çabalıyor. İnsanın öncelikle kendini sevmesi ve kendiliğini olduğu gibi kabul etmesi üzerine temellenen bir yaklaşımda vücut buluyor bu yönelim.
Yepyeni isimlerle ortaya çıkan şifa yolları var; şifacıların “asla/ kesinlikle” kelimeleriyle başlayan öğretilerle başkalarının dünyasında kaybettiğimiz kendimizi bulabileceğimiz, dahası bulmamız gerektiği söyleniyor.
Aramak, çoğunlukla kaybetmek düşüncesinden ve bulmak ihtiyacından doğan bir yönelim. Ancak sadece kaybettiğimizi düşündüğümüz şeyleri değil, ulaştığımızda sonsuz mutluluk ve huzur bulacağımızı umduğumuz şeyleri arıyoruz. Böyle bir umudun peşine değil de kayıplarımızın peşine düştüysek, ne aradığımızı belli ölçüde biliyoruz demektir.
Kaybettiğim kendim, kendiliğime dair özelliklerimse aradığım şey bellidir: Ben, kendim. Peki, bulduğum hâlin kendim olduğunu nereden ve nasıl anlayacağım?
Öyle ya kayıp ilanları ya fotoğraflarla verilir ya da kaybedilen kişinin fiziksel özellikleriyle: Kara saçlı, kara gözlü, buğday benizli, sülün boylu evladımızı kaybettik, bulanların…
Kendimi arayan bene kendi özelliklerimi nasıl tanımlayacağım? Karşılaştığım, içime sıcaklık salan her personayı kendim mi sanmam gerekiyor? Kendim değil de ya benden ışıltılar taşıyan başka biriyse bu?
…
İçinde var olduğumuz deneyimlere -bunu ne kadar kabul etmeye yanaşmasak ve başkalarını suçlasak da- kendimiz girdik. Doğrudan karar vermiş ve seçmiş gibi görünmesek de sessizliğimiz bir kabul değil miydi?
“Bu benim seçimimdir!” deme cesaretini gösteremediğimiz durumlarda bile durumu sessizce kabul etmenin örtük bir karar olduğunu artık biliyoruz. Peki sonrasında neden bu ortamlarda var olmamayı seçip oraları terk ediyoruz? Ya da ait olmadığımızı düşündüğümüz bir dünyada yaşamak zorunda kaldığımızı söylerken, neden kendimize uygun başka sosyal bir evrenin peşine düşmüyoruz?
-Vazgeçemeyeceğim sorumluluklarım var benim!
Vazgeçemediğimiz bahse konu sorumluluklar mı yoksa ad koyamadığımız başka duygular mı?
-Bana hiç uygun olmayan bir hayatı bana uygun olmayan kişilerle paylaşmayı kabul etmiyorum! Kendimi seçiyorum!
Sahi önceki seçtiğimiz kimdi?
Kendimizi birileri için feda etme duygu ve düşüncesinin temelinde beslenen kimdi(r)?
Ayna hep elimde, bu tatsızlıktan vazgeçemiyorum.
Hayatını çocuklarına feda ettiğini iddia eden bir annenin yaptığı gerçekten kendisini çocukları için feda etmek midir?
Öyle olduğunu kabul etsek bile, bir anne kendi hayatını feda ettiği çocuklarının hayatını hangi sonsuz şefkat, merhamet ve ahlakla cehenneme çevirir?
Yetişkin evlatlarının karşısında parmak sallayarak “şöyle yaparsan hakkımı helal etmem!” diyen bir annenin fedakârlık iddiasındaki samimiyetine kim inanır? Bu sorunun iç karıştırıcı olduğunu biliyorum; kutsal annelerimizin çocuklarının saç teline bile zarar vermeyeceğine kesinlikle inananlar, beni, bir anne kadını fazlaca hunhar ve hadsiz olarak değerlendirebilir. Fakat hunhar olmasam da görünmeye gönüllüyüm: Bir anne hakkını helal etmediği evladını, hakkını helal etmeyerek -eğer bunda samimiyse- nereye göndermektedir?
Bu anne bunca yıl neden ve nasıl kendisini feda etmiştir çocuklarına? Ayaklarına taş değmesin, zülfü dağılmasın diye parçalandığı evlatları bir anda kıymetten düşmüş de cehenneme ehil hâle mi gelmiştir?
Yoksa anne kadın artık yıllardır biriktirdiklerini ferah feza harcamak, savurmak ve doya doya tüketmek mı istiyordur?
…
Konuyu en anlaşılabilir örneklerden biriyle açıklama çabam, annelik hâlimle ilgilidir. Fakat bu duygu kadın erkek arasındaki ilişkilerde de yaygın bir durumdur.
İddia edildiği gibi başkalarının dünyasında kaybettiğimiz kendimiz değilizdir belki? Belki biz tıpkı oyuzdur, bizzat ve kasten seçer görünmeyip de aslında seçtiğimiz hâlin insanıyızdır ve senaryoya gönülsüz görünmek kendi hâlimizin bir parçasıdır.
Belki kendimizi bulmak değil, kaybetmektir en güzel olan. Tartışmalı bir cümle kurduğumun farkındayım; kime göre, neye göre güzel diyeceksiniz hemen, haklı olarak. Farklı şeyleri kaybetmenin güzelliğini derinden yaşayan bir insan olarak kuruyorum cümlelerimi.
Mesela otuz bir yıldır yaşadığım İzmir’de, şu bilindik İzmir sokaklarında devamlı kaybolan biriyim. Hem de “bu sefer kaybolmayacağım işte…” diye kendime söz vere vere yola çıkmama rağmen, anın birinde kendimi yabancı bir sokakta buluveriyorum.
Aslında son zamanlarda kendime çok tatlı ve tumturaklı yalanlar savurduğumu bu kaybolma deneyimlerinde fark ettim. Kaybolmayı isteyen benim yahu, “bu sefer kaybolmayacağım işte” derken kendime poz verdiğimi, bal gibi yeni bir kaybolma ve yolunu bulma heyecanı yaşamak istediğimin farkındayım artık.
Bunu nerden anladığımı da anlatayım da gülün.
Hayatımın ilk yurt dışı deneyimini bir iki yıl önce Sri Lanka seyahatiyle yaşadım. Bu kaybolma hikayelerimi bilen sevgili Sevgi, bu muhteşem güney Asya coğrafyasını gezerken utanmasa elimden tutacak. Bir gün nasıl olduysa birbirimizi yanlış yerlerde bekledik ve birbirimizi kaybettik. Bekledim bekledim gelen giden yok, hostele dönmeye karar verdim ve döndüm. Bu arada telefonumda bir sıkıntı var ve ona yazamıyorum, temel sorun da bu zaten.
Kaybolduğunu sandığı kadını hostelde sakin sakin kendisini bekler görünce iyice çılgına döndü Sevgi. Ben pişkin pişkin “neden bu kadar telaşlandın ki, ben çocuk muyum, geldim işte” dedim. Bana inanmaz nazarlarla bakışlarında “peki ne halt yemeye İzmir’de kayboluyorsun?” sorusunu okudum ve o anda benim de ayağım suya erdi.
Sri Lanka’nın Mirissa cennetinde kaybolmayı istemedim çünkü, hepsi bu.
…
Sözümü Adam Phillips’in “Kendini kaybetmek, kaybolmuş olma duygusuna karşı en iyi savunmadır” sözüyle bitireyim de gerisini deşelemek size bize hepimize kalsın.
























