(The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Türkiye ekonomisinin geleceği sadece üretim, ihracat ya da faiz politikalarıyla değil; işgücüne kimlerin katıldığıyla şekilleniyor.
Bu tablonun en hassas iki kolonu ise gençler ve kadınlar. Onlar olmadan büyüme sürdürülebilir değil. Çünkü bu iki kesim, hem demografik hem de sosyal olarak ülkenin “sessiz sermayesi”ni oluşturuyor. Ancak veriler, bu sermayenin maalesef hâlâ büyük ölçüde atıl kaldığını gösteriyor. Sermaye var, fakat kenarda sessizce bekliyor…
İşgücü Gerçeği: Nicelik Var, Nitelik Eksik
2025 ortası itibarıyla Türkiye’de genel işsizlik oranı yüzde 8,6 civarında seyrediyor. Kağıt üzerinde bu oran görece olumlu görünse de, geniş tanımlı işsizlik – yani iş aramaktan vazgeçen, eksik istihdam edilen ya da potansiyel işgücü olarak değerlendirilenler – dikkate alındığında tablo oldukça karanlık. Bu kapsama giren gerçek işsiz sayısı 11 milyonu aşıyor.
Gençlerde işsizlik oranı yüzde 15-16 aralığında; kadınlarda ise bu oran yüzde 23’e kadar yükseliyor. Fakat asıl çarpıcı olan, “ne eğitimde ne istihdamda” (uluslararası literatürdeki kısaltması NEET) olan gençlerin oranı. 15–24 yaş grubundaki gençlerin yaklaşık yüzde 23’ü ne çalışıyor ne de okuyor.
Bu, yaklaşık 2,9 milyon gencin üretim dışında kaldığı anlamına geliyor.
Eğer yaş aralığını 18–30 olarak genişletirsek, işsiz veya iş aramayan toplam genç nüfusun 3 ila 4 milyon kişi arasında olduğu tahmin ediliyor. Yani her üç gençten biri ekonominin dışında; bu muazzam büyük bir potansiyel iş gücü deaktivasyonu anlamına geliyor.
Bu, yalnızca bir istihdam krizi değil; aynı zamanda ülkenin üretken sermayesinin zayıfladığı, yıldan yıla ekonomiye yük olan bir yapısal problem.
Kadınlarda durum daha da vahim. Kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 36 civarında, erkeklerde ise yüzde 71’i aşıyor. Tahminlere göre kadınların yaklaşık üçte biri kayıt dışı çalışıyor.
Ev içi bakım yükü, kreş eksikliği, ulaşım ve güvenlik sorunları gibi faktörler kadınların istihdamda kalıcılığını ciddi biçimde sınırlandırıyor.
Neden Bu Kadar Derin Bir Sorun?
Sorunun temeli yapısal ve genel politikaların kör noktalarıyla da ilgili… Eğitim sistemiyle iş dünyasının beklentileri arasında ciddi bir kopukluk var. Üniversiteler her yıl on binlerce mezun verirken, bu mezunların büyük kısmı kendi alanında iş bulamıyor.
Toplumsal cinsiyet rolleri ise hâlâ güçlü bir biçimde iş piyasasına yön veriyor. Kadınlar için “önce aile” anlayışı, özellikle Anadolu’nun birçok yerinde hâlâ geçerli. Esnek çalışma modellerinin yaygın olmaması, bakım yükünün paylaşılmaması ve kayıt dışı istihdamın yüksekliği kadınların ekonomik hayata katılımını kısıtlıyor.
Gençler açısından tablo farklı ama en az o kadar kritik. İş deneyimi eksikliği, düşük ücret politikaları ve işverenlerin “deneyim şartı” gençleri sistemin dışına itiyor. Bir kısmı geçici işlerde tutunmaya çalışırken, önemli bir bölümü tamamen iş piyasasından kopuyor.
Dikkat Edilmesi Gerekenler
Türkiye, genç ve kadın nüfusunu üretim sistemine tam olarak entegre etmediği sürece potansiyel büyümesini hep eksik yaşayacaktır. Önümüzdeki dönemde şu başlıkların özellikle altı çizilmeli:
1. Görünmeyeni Görmek: Dar tanımlı işsizlik oranlarına odaklanmak tabloyu olduğundan parlak gösteriyor. Atıl işgücü, potansiyel işgücü ve iş aramaktan vazgeçen milyonlar dikkate alınmalı. Verilerin daha şeffaf, izlenebilir ve kapsayıcı olması gerekiyor.
2. Genç Tanımını Genişletmek: İşgücü politikaları “15–24 yaş” ile sınırlı kalmamalı. 25–30 yaş arası genç yetişkinler hâlâ iş piyasasında yer bulmakta zorlanıyor. Bu grup için ayrı teşvik ve kariyer destek mekanizmaları geliştirilmelidir.
3. Kadınlar İçin Somut Destekler: Kadın istihdamı artmadan ne verimlilik artar ne de gelir adaleti sağlanır. Esnek mesai, kreş desteği, güvenli ulaşım gibi unsurlar yasal zorunluluk haline getirilmeli. Kadın istihdamı sağlayan işverenlere prim indirimi ve vergi avantajı verilmelidir.
4. Beceri Uyumu ve Yeniden Eğitim: Kadınlara ve gençlere yönelik dijital beceri, veri analitiği, yeşil ekonomi gibi alanlarda mesleki eğitim programları oluşturulmalı. İş garantili kurslar ve staj modelleri özel sektörle birlikte yürütülmeli.
5. Esnek ve/veya Hibrit Çalışma Modelleri: Yeni dünya artık tam zamanlı çalışmayı tek model olarak kabul etmiyor. Uzaktan, proje bazlı veya yarı zamanlı çalışma biçimleri yasal güvenceye alınmalı. Özellikle kadınlar için bu esneklik istihdamın anahtarı olabilir.
6. İzleme ve Hesap Verebilirlik: İstihdam teşvikleri yalnızca “işe alım” değil, “istihdamın sürdürülebilirliği” şartına bağlanmalı. Uygulanan her politikanın etkisi düzenli olarak ölçülmeli ve kamuoyuna açık raporlarla paylaşılmalıdır.
Tasarruf Açığı Perspektifinden Bakınca
İstihdam meselesi sadece gelir değil, “tasarruf dengesi” açısından da belirleyici. Türkiye ekonomisinin kronik sorunlarından biri olan tasarruf açığı – yani yeterince birikim yapılamadığı için büyümenin dış kaynakla finanse edilmesi – doğrudan işgücü katılımıyla ilişkilidir.
Çalışan her birey, gelir elde eden her hane, potansiyel bir tasarruf sahibidir. Gençlerin ve kadınların işgücüne katılım oranı yükseldikçe, hanehalkı gelir tabanı genişler. Bu da hem iç tasarruf oranını artırır hem de dış finansmana olan bağımlılığı azaltır.
Bugün Türkiye’nin tasarruf oranı yüzde 30’un altında. Eğer kadınların istihdama katılımı OECD ortalamasına yaklaşsa, bu oran 3–4 puan artabilir. Bu, yılda yaklaşık 15–20 milyar dolarlık ek yerli kaynak anlamına gelir. Bu kaynak, hem cari açığı azaltır hem de yatırımların sürdürülebilir biçimde finanse edilmesini sağlar.
Yani genç ve kadın istihdamındaki her artış, sadece bir maaş bordrosu değil; aynı zamanda ülkenin makroekonomik istikrarına, bütçe dengesine ve finansal direncine doğrudan katkıdır.
Yeni Bir Denklem: Üretim = Katılım
Türkiye’nin büyüme hikâyesi uzun süre “daha çok üretim” üzerine kurulmuşu, akabinde son 5-6 senedir tüketime kaydı. Nitekim, artık “daha geniş katılım” olmadan üretim artışı da anlamlı ve olası görünmüyor. Üretim = Katılım denklemi, bugünün Türkiye’sinde hem ekonomik hem de sosyolojik bir zorunluluk.
Kadınları ve gençleri işgücüne kazandırmak, sadece istihdam politikası değil, bir kalkınma stratejisi olmalı. Zira bu dönüşüm sağlandığında Türkiye, hem tasarruf açığını kapatabilir hem de refahın tabana yayıldığı, daha dengeli bir ekonomik yapıya kavuşabilir.
Kısacası, genç ve kadın emeğini sisteme dahil etmek, Türkiye’nin geleceğini dış borçla değil, kendi insan gücüyle finanse etmesinin anahtarıdır.





















