(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’u dinlediğinizde Türkiye’de hukukun ne kadar yerleşik hale geldiğine inanıyorsunuz. Neticede Tunç, sıradan bir insan değil. Adalet Bakanlığı koltuğunda. Ve Türkiye’de bütün yargı camiası Sayın Tunç’un gözünün içine bakıyor. Bu ifadeyi sakın talimat anlıyor şeklinde yorumlamayın. Sayın Bakan aynı zamanda da HSK’nın dolaylı olarak başkanlığını yapıyor.
Gözünüzü Yılmaz Tunç’tan bir nebze kaçırdığınızda, yargının durumunun hiçte iç açıcı olmadığına şahitlik ediyorsunuz. Hatta yolu adliyelere düşenlerle karşılaştığınızda fotoğrafın çok da net olmadığını bir kez daha müşahede ediyorsunuz. Maalesef çok üzücü ama… Hala yargıçlarımız verdiğim bir karardan dolayı görevden alınır mıyım, yoksa il dışına sürgün edilir miyim diye endişe ediyorlar. Bunu işkembeden söylemiyorum. Hala Türkiye’de görevde onlarca yargıç arkadaşım var. Bu sözleri onlardan defaten duymuşumdur. Diğer yandan da siyasi iktidara sırtını dayamış gözükenler de yok değil. Onlar da kararı verip, adliyeden çekip gidiyorlar. Arkalarında nasıl bir curcunanın olduğu umurlarında bile değil ne yazık ki.
Ancak ben hala Türkiye’de yargının er ya da geç siyasi temaslardan kurtulacağı umudunu korumak istiyorum. Tabii ki siyasi iktidarlara şirin gözükmek için, istemeye istemeye de olsa bazı kararlara imza atanlar hep olacaktır. Bu tarz yaklaşımlar, geçmişte de vardı, bugün de devam ediyor, etmeye de devam edecek.
Şimdi gelelim asıl konuya. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de ciddi bir operasyon dalgası yaşandı. Ciner Grubu’ndan Habertürk ve Show Tv gibi iki dev medya kurumunu satın alan Can Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Can tutuklandı. Can’ın bütün şirketlerine kayyum atandı. Ancak ne hikmetse kayyum atanan şirket, Can bırakın gözaltına alınmasını, tutuklanmasını bile haber değerinde görmedi. Can’ın maaş verdiği onlarca gazeteci patronlarını savunma ihtiyacı bile hissetmedi. Ne bileyim… Bana uzaklardan biraz tuhaf gelmedi dersem yalan olur. İnsan en azından bir paylaşımda bulunur.
Ama benim asıl kafamı kurcalayan temel bir konu var. Can Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Can’ın ifadesi okuma fırsatı buldum. Can’ın kamuoyuna yansıyan ifadesinde, medya sektörü ve diğer bazı eğitim faaliyetlerini almasının kendi fikri olmadığının altını çiziyor. Hatta devamında, “Devlet büyüklerinin isteği üzerine alım yaptım” diyor. Türkiye bürokrasisi yakından bilen bir kişi olarak söyleyeyim. Bu yaklaşım, ilk bakışta bir nezaket ya da bürokratik uyum beyanı gibi görülebilir. Ancak hukuk perspektifinden bakıldığında, bu cümlenin arkasında kamu gücüyle özel çıkarın sınırlarının bulanıklaştığı bir tablo ortaya çıkıyor.
SERBEST İRADE GÖLGELENDİ
Türk Ticaret Kanunu’nun 18. maddesi, tacirin “basiretli bir iş adamı gibi davranma” yükümlülüğünü düzenler. Bir işletme, yatırım veya alım kararını yalnızca piyasa koşulları, ekonomik rasyonalite ve kendi ticari menfaati doğrultusunda vermek zorunda. Şayet bir şirket sahibi, devlet erkinden gelen bir “istek” doğrultusunda hareket ettiğini söylüyorsa, bu durum serbest iradenin gölgelendiği, dolayısıyla ticari kararın objektifliğini yitirdiği anlamına gelir açıkçası. Bu açıklama, fiilen bir idari yönlendirme ya da siyasi telkin olduğunu ima eder ki, bu da özel sektör ile kamu otoritesi arasındaki mesafe açısından ciddi bir hukuki sorunu ortaya koyar.
ANAYASA 10. MADDEYE AYKIRILIK İDDİASI
Hukukun sağa sola sündürülme durumu pek olmaz. Kanunlar, genelgeler ve tüzükler açıktır. Metin olarak okuyan herkes aynı anlamı çıkarır. Tabii ki mahkemelerde yargıcın, vicdani ve iradesi ortaya çıkar. Kanunu kendi bakış açısı ve vicdan terazisinde değerlendirerek, hem hukuki hem de vicdani bir karar vermeye çalışır. Bu açıdan hukukta kelimeler masum değildir. “Devlet büyüklerinin isteği” ifadesi, yumuşak bir üslup içinde fiilî baskı veya yönlendirme ihtimalini barındırır. Eğer bu “istek”, kamu gücü kullanma yetkisine sahip kişilerin pozisyonlarından kaynaklanıyorsa, bu durum Anayasa’nın 10. maddesinde güvence altına alınan eşitlik ilkesine aykırılık doğurabilir.
Neticede, kamu gücü, bir özel şirketin yatırım kararına etki ettiğinde, piyasa rekabeti bozulur, kamu-özel dengesi zedelenir ve bazı aktörler haksız avantaj elde edebilir. Bu noktada da, Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesi (Görevi kötüye kullanma) ve 255. maddesi (Nüfuz ticareti) devreye girebilir. Eğer bu “istek” bir kamu görevlisinin nüfuzunu kullanarak yönlendirme veya çıkar sağlama amacı taşıyorsa, hem “istekte bulunan” hem de bu isteğe uyan taraf açısından cezai sorumluluk doğabilir.
Öte yandan bir holdingin yönetim kurulu başkanının bir yönlendirmeye yaptığı bir alım sadece onu değil, bütün bileşenlerini de dolaylı ya da doğrudan etkiler. Bu nedenle, “devlet büyüklerinin isteği” gibi muğlak bir gerekçeyle alınan kararlar, şirketin kurumsal etik ilkelerini ihlal eder. Bu da kanunlara açıkça ihlal anlamına gelir.
KOKUŞMUŞ DÜZENİN İTİRAFI
Kemal Can’ın ifadesi Türkiye’de bir kokuşmuşluğu gözler önüne seriyor. Can’ın savunması, bireysel bir değerlendirmeden öte, Türkiye’de siyaset-sermaye ilişkisinin yapısal kırılganlığını yansıtan bir örnek olarak kendini gösteriyor. Maalesef, Türkiye’nin tanınan bir işadamının, kendi ekonomik tercihlerini devlet erkine dayandırması, hukuk devleti ilkesinin “bağımsız karar alma” yönünü zedelemekte, kamu ile özel arasındaki sınır çizgisini açıkça silikleştirmekte. Açıkça belirtmem gerekir ki, “istek üzerine alım” yalnızca bir açıklama değil, hukukun üstünlüğü ilkesine yönelmiş bir uyarı sinyalidir. Hukukun sınırlarının, devletin niyetleriyle değil, normların kudretiyle belirlendiği bir sistemde; hiçbir iş insanı “istek” ile değil, hukukî özerklik ile hareket etmek zorunda.
DEVLET BÜYÜKLERİ KİM YA DA KİMLER?
Can Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Can’ın “Devlet büyüklerinin isteği üzerine alım yaptım” cümlesi bana göre, dananın kuyruğunun koptuğu bir nokta. Neden mi? Çünkü Kemal Can bir nevi tutuklanmamak için birilerine açıkça mesaj veriyor. Aslında bu itiraf, son dönemin en dikkat çekici itiraflarından biri olmaya aday. Aslında bu sarih ifade, yalnızca bir yatırım kararını değil, Türkiye’de hukuk ile iktidar, ticaret ile nüfuz arasındaki kadim gerilimi yeniden gündeme taşıması açısından çok manidar. Burada soruşturma savcısına da birkaç kelam etmek gerekir. En basit soruşturmalarda bile, en basit ayrıntılara kadar inceleyen savcıların, burada Can’a, “Sana talimat veren devlet büyükleri kim ya da kimler” şeklinde sorması beklenirdi. Muhtemelen ki, Savcı “Off the Record” olarak bu bilgiyi almıştır. Ancak teyit etmek adına ilgili yerlere büyük oranda vermiştir. Soruşturma evrakına girmemesi de bundan kaynaklı olabilir.
Bir hukuk devletinde, güçlünün ricasına değil, normun buyruğuna kulak verilir. Aslında, Kemal Can’ın bu sözü, yalnızca bir savunma cümlesi değil. Türkiye’de hukuk, siyaset ve sermaye arasındaki o tehlikeli yakınlığın itirafıdır. Ve bu yakınlık sürdükçe, devlet büyüdükçe hukuk küçülür. Hukukçulara düşen de, devlete güveni artırmak ve hukuku büyütmenin alt yapısını hazırlamaktır.
KEMAL CAN’A TALİMATI KİMLER VERDİ?
Sahi Kemal Can tutuklandığına göre; kendisine medya sektöründe milyarlara TL’lik alım yaptıran, akıl veren, aracılık yapanlar kim ya da kimler? Kemal Can’ın tutuklanmasına engel olamadıklarına göre; o zaman kendilerini saklamaya devam edecekler. Ama Kemal Can’a kim talimat vermişse, yakında kokusu çıkar. Bundan şüpheniz olmasın.





















