(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
İçsel Kusursuzluk Hapishanesi
Bazı insanların hayatına dışarıdan bakınca insanın aklına aynı soru gelir:
“Daha ne olsun?”
İyi bir eğitim almıştır.
Mesleğinde başarılıdır.
Saygı görür.
Sözü dinlenir.
Hayatı yerli yerinde görünür.
Ama insanın dışarıdan görünen hayatıyla kendi içinde yaşadığı hayat bazen birbirine hiç benzemez.
Gece olur.
Kalabalık dağılır.
Telefon susar.
Ve içeride başka bir ses başlar:
“Daha iyisini yapabilirdin.”
“Bu kadarını herkes yapardı.”
“Beni gerçekten tanısalar böyle düşünmezlerdi.”
İşin garip tarafı şudur:
Bu insan çoğu zaman başarısız değildir.
Tam tersine.
Oldukça başarılıdır.
Ama başarı, içindeki mahkemede delil olarak kabul edilmez.
DAHA NE KADAR?
İnsan kendisini yetersiz hissediyorsa çözümü dışarıda arar.
Biraz daha çalışayım.
Şu işi de halledeyim.
Şu unvanı da alayım.
Sonra rahatlarım.
Gerçekten rahatlar.
Ama kısa süreliğine.
Bir süre sonra içerideki ses yine sorar:
“Şimdi ne?”
Çünkü mesele artık başarı değildir.
İnsan kendi değerini kanıtlamaya çalışıyordur.
Ve insan kendi değerini kanıtlamak zorunda hissediyorsa, o sınavın sonu yoktur.
Bugün kazandığı yarın yetmez.
Hep biraz daha gerekir.
MÜKEMMELİYETÇİLİK Mİ, KORKU MU?
Mükemmeliyetçilik dışarıdan güzel görünür.
“Çok titiz.”
“Çok disiplinli.”
“Kendinden taviz vermiyor.”
Ama bazen bunun altında başka bir şey vardır:
Hata yapma korkusu.
Yetersiz görünme korkusu.
Kontrolü kaybetme korkusu.
Alfred Adler, insanın yetersizlik duygularını telafi etmeye çalışabileceğini anlatmıştı.
Bu çaba insanı geliştirebilir.
Ama bazen insan gelişmek için değil, eksik görünmemek için koşar.
Birinde insan hedefe gider.
Diğerinde kendisinden kaçar.
“YANLIŞ YAPTIM” DEĞİL, “BEN YANLIŞIM”
Sorun hata yapmak değildir.
Sorun, hata yapmaya hakkı olmadığına inanmaktır.
Bir noktadan sonra:
“Yanlış yaptım”
cümlesi kaybolur.
Yerine:
“Bende bir yanlışlık var”
gelir.
İşte öz yetersizlik burada derinleşir.
İnsan yaptığı şeyle kendisini birbirine karıştırmaya başlar.
Başarısızlık artık bir olay değildir.
Kimliğe dönüşür.
BİR ELEŞTİRİ NEDEN ON ÖVGÜDEN AĞIRDIR?
On kişi över.
Bir kişi eleştirir.
Gece insan kimi düşünür?
O bir kişiyi.
Çünkü içeride zaten hazır bekleyen bir hüküm vardır:
“Yeterince iyi değilsin.”
Eleştiri yalnızca o hükme dokunur.
Bu yüzden başarı küçülür.
Hata büyür.
Övgü nezaket sayılır.
Eleştiri gerçek.
Sonra insan kendi başarısına bile yabancılaşır:
“Şanslıydım.”
“Beni gözlerinde büyütüyorlar.”
“Bir gün anlayacaklar.”
Sahtekârlık hissinin en yorucu tarafı da budur.
İnsan başarısızlıktan değil, bir gün “yakalanmaktan” korkar.
Yakalanacak hiçbir şey olmadığı halde.
ÇIKIŞ NEREDE?
Daha fazla başarıda değil.
Çünkü mesele zaten başarı eksikliği değildi.
Belki insanın öğrenmesi gereken ilk ayrım şudur:
“Bu konuda başarısız oldum.”
ile
“Ben başarısız biriyim.”
aynı cümle değildir.
Yorulmak değersizlik değildir.
Yardım istemek değildir.
Bir hata yapmak da insanın bütün değerini ortadan kaldırmaz.
Belki öz yetersizliğin en büyük yanılgısı şudur:
Bazı insanlar başarısız oldukları için kendilerini yetersiz hissetmezler.
Kendilerini yetersiz hissettikleri için durmadan başarmaya çalışırlar.
Ve bir ömür, aslında var olmayan bir mahkemede kendilerini savunurlar.
Belki mesele kusursuz olmak değildir.
Belki mesele bir gün savunmayı bırakıp şunu söyleyebilmektir:
“Bugün hiçbir şey kanıtlamasam da ben yine benim.”
Kaynaklar
Adler, A. (1956). The Individual Psychology of Alfred Adler. Basic Books.
Beck, A. T. (1976). Cognitive Therapy and the Emotional Disorders. International Universities Press.
Clance, P. R., & Imes, S. A. (1978). The impostor phenomenon in high achieving women. Psychotherapy, 15(3), 241–247.























