(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Hafızamıza güveniriz.
Çünkü başka çaremiz yoktur.
Çocukluğumuzu onunla biliriz. Kimin bizi sevdiğini, kimin kırdığını, hangi gün korktuğumuzu, hangi sözün içimizde kaldığını onunla taşırız.
Bazen de tartışmanın ortasında son sözü hafıza söyler:
“Ben oradaydım.”
“Çok iyi hatırlıyorum.”
Peki gerçekten?
Ya insan hiç yaşamadığı bir şeyi de aynı kesinlikle hatırlayabiliyorsa?
Size çocukken kaybolduğunuzu söyleseler?
1995 yılında Elizabeth Loftus ve Jacqueline Pickrell, basit ama huzursuz edici bir deney yaptı.
Katılımcılara çocukluklarından dört olay anlatıldı.
Üçü gerçekti.
Biri değildi.
Uydurma hikâyeye göre kişi, yaklaşık beş yaşındayken bir alışveriş merkezinde kaybolmuş, korkmuş, daha sonra yaşlı bir yabancı tarafından bulunarak ailesine teslim edilmişti.
Asıl güçlü ayrıntı şuydu:
Hikâye, aileden alınmış gerçek bir bilgiymiş gibi sunuluyordu.
İlk tepki çoğu zaman basitti:
“Hatırlamıyorum.”
Ama sonra insan kendi zihnini yoklamaya başlıyor.
“Acaba?”
Görüşmeler ilerledikçe bazı katılımcılar bu hiç yaşanmamış olay hakkında parçalar anlatmaya başladı. Hatta hikâyeye kendilerinden yeni ayrıntılar ekleyenler oldu.
Olay yoktu.
Ama anıya benzeyen bir şey oluşuyordu.
Hafıza gerçekten geçmişin kaydı mı?
Çoğumuz hafızayı eski bir kamera gibi düşünürüz.
Olay yaşanır.
Kaydedilir.
Yıllar sonra açıp izleriz.
Oysa hafıza pek öyle çalışmaz.
Hatırlamak çoğu zaman geçmişi olduğu gibi geri çağırmak değil, yeniden kurmaktır.
Bir parça gerçekten yaşadıklarımızdan gelir.
Bir parça yıllar sonra duyduklarımızdan.
Bir parça fotoğraflardan.
Bir parça başkalarının anlattıklarından.
Eksik kalan yerleri de zihin tamamlar.
Sorun şu:
Zihin boşlukları doldururken bize küçük bir dipnot düşmez.
“Bu bölüm tahmindir.”
demez.
Hepsini aynı geçmişin içine koyar.
Bu yüzden bir anının canlı olması onun doğru olduğu anlamına gelmez.
Ayrıntılı olması da yetmez.
Duygusal olması da.
İnsan yanlış bir şeyi samimiyetle hatırlayabilir.
Yalan söylemeden.
Bir fotoğraf bile yeter mi?
Sonraki araştırmalarda insanlara çocukken sıcak hava balonuna binmiş gibi gösteren değiştirilmiş fotoğraflar sunuldu.
Böyle bir yolculuk hiç yaşanmamıştı.
Ama bazı katılımcılar zamanla olaya dair bir şeyler hatırladıklarını söyledi.
Her zaman fotoğraf bile gerekmiyordu.
Bir olayın tekrar tekrar anlatılması, zihinde canlandırılması ve güvenilir birinden geliyormuş gibi sunulması da etkili olabiliyordu.
Çünkü tekrar edilen şey tanıdıklaşır.
Tanıdıklık da bazen hafızaya çok benzer.
Önce:
“Böyle bir şey olmuş olabilir.”
Sonra:
“Galiba olmuştu.”
Ve bazen:
“Evet, hatırlıyorum.”
Bilim insanlarının tartışması da tam burada başlıyor.
İnanmak başka şeydir.
Hatırladığını hissetmek başka.
“Çok net hatırlıyorum” ne kadar güçlü bir cümle?
Bu araştırmaların gündelik hayata dokunduğu yer belki de burası.
İki kardeş aynı çocukluğu anlatır.
İkisi de emindir.
Ama hikâyeleri birbirini tutmaz.
Bir çift yıllar önce yaşadığı tartışmayı konuşur.
Biri:
“Bana bunu söyledin.”
der.
Diğeri:
“Hayatımda böyle bir şey söylemedim.”
İkisi de dürüst olabilir.
Çünkü yanlış hatırlamakla yalan söylemek aynı şey değildir.
Ailelerde yıllarca tekrarlanan hikâyeleri düşünün.
“Sen çocukken zaten hep böyleydin.”
“Şurada çok korkmuştun.”
“Bunu yaptığında baban çok kızmıştı.”
Bir hikâye yeterince çok anlatıldığında, anlatılanla gerçekten hatırlanan şey birbirine karışabilir.
İnsan yalnızca geçmişte olanla değil, geçmişi nasıl hatırladığıyla da yaşar.
Sorular geçmişi bulur mu, yoksa değiştirebilir mi?
Meselenin en hassas tarafı terapi odasında, polis sorgusunda ve mahkeme salonunda ortaya çıkar.
Çünkü bir soruyu tekrar tekrar sormak her zaman yalnızca geçmişi ortaya çıkarmayabilir.
Bazen insan, hatırlamadığı yeri doldurmaya başlar.
“Biraz daha düşün.”
“Emin misin?”
“Belki de çocukken böyle bir şey olmuştu.”
Bu tür yönlendirmeler bazı koşullarda kişinin geçmiş hakkındaki inancını ve hatırlama biçimini etkileyebilir.
Ama burada sınırı iyi çizmek gerekir.
Sahte anı araştırmaları, travmatik anıların sahte olduğunu söylemez.
Gerçek travma vardır.
Gerçek istismar vardır.
Gerçek mağduriyet vardır.
Araştırmaların söylediği daha sınırlı bir şeydir:
Hafıza yönlendirmeden tamamen bağımsız değildir.
Bu nedenle ağır bir iddianın yalnızca “çok canlı bir anıya” dayanması yeterli olmayabilir.
Peki geçmişimize ne kadar güvenmeliyiz?
Belki mesele hafızaya güvenmemek değildir.
Ona biraz daha az kibirle yaklaşmaktır.
“Ben böyle hatırlıyorum.”
demekle,
“Kesinlikle böyle oldu.”
demek arasında büyük fark vardır.
Birincisi insanidir.
İkincisi bazen tehlikelidir.
Çünkü geçmişte olan şey değişmez.
Ama bizim geçmişe anlattığımız hikâye değişebilir.
Bir ayrıntı eklenir.
Bir yüz karışır.
Bir cümle başka bir güne taşınır.
Başkasının anlattığı bir şey zamanla bizim hatıramız gibi hissedebilir.
Hafızanın en ürkütücü yanı unutması değildir.
Bazen hiç olmamış bir şeyi,
olmuş gibi saklamasıdır.
Kaynaklar
Loftus, E. F., & Pickrell, J. E. (1995). The Formation of False Memories. Psychiatric Annals, 25(12), 720–725.
Murphy, G., Dawson, C. A., Huston, C., et al. (2023). Lost in the Mall Again: A Preregistered Replication and Extension of Loftus & Pickrell (1995). Memory, 31(6), 818–830.
Wade, K. A., Garry, M., Read, J. D., & Lindsay, D. S. (2002). A Picture Is Worth a Thousand Lies: Using False Photographs to Create False Childhood Memories. Psychonomic Bulletin & Review, 9(3), 597–603.
Garry, M., & Wade, K. A. (2005). Actually, a Picture Is Worth Less Than 45 Words: Narratives Produce More False Memories Than Photographs Do. Psychonomic Bulletin & Review, 12(2), 359–366.
Shaw, J., & Porter, S. (2015). Constructing Rich False Memories of Committing Crime. Psychological Science, 26(3), 291–301.
Wade, K. A., Garry, M., & Pezdek, K. (2018). Deconstructing Rich False Memories of Committing Crime. Psychological Science, 29(3), 471–476.























