(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Türk kamuoyu bir haftadır, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen uyuşturucu soruşturmasını konuşuyor. Aralarında Habertürk TV’nin eski Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy ve kanalın ekran yüzlerinden Ela Rümeysa Cebeci’nin de bulunduğu şüphelilerin tutuklandığı soruşturma dalgası, artarak devam edecek gibi görünüyor. Dün de Aleyna Tilki, İrem Sak ve Danla Bilic gibi isimler, benzer iddialarla sabah saatlerinde evlerinden alındı. Soruşturmanın seyrini ileriki günlerde hep birlikte görmeye devam edeceğiz.
Ancak beni dalgalardan ziyade, meselenin özü ilgilendiriyor. Bir hukukçu olarak ifade etmek isterim ki, yürütülen soruşturma kapsamında, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde “büyük balıkların” gözden kaçırıldığına dair ciddi emareler bulunuyor. İstanbul Adliyesi’nde görev yapan bazı hukukçu meslektaşlarım da bu endişeyi benimle paylaşıyor.
Hukuk delile dayanır. Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre de ceza yargılamasının en temel unsurlarından biri delildir. Delil, bir iddianın doğruluğunu ya da yanlışlığını ortaya koymaya yarayan her türlü bilgi, belge ve bulgudur. Bu yönüyle delil, yalnızca suçlunun tespiti için değil, suçsuz kişilerin korunabilmesi açısından da hayati öneme sahiptir. Bu nedenle, tutuklanan şüpheliler hakkında henüz kesinlik atfeden ifadeler kullanılamaz. Çünkü hukuk, masumiyet karinesini esas alır.
Ne var ki Türkiye’de, özellikle medyanın bir bölümünün, şüphelileri daha soruşturma aşamasında mahkûm ettiğini görüyoruz. Adeta cezalar peşinen verilmiş, hatta infaz edilmiş durumda. Böylesine ağır ve teşhir edici yayınlar sonrasında, gözaltına alınan ya da tutuklanan kişilerin toplumsal hayata dönmesi neredeyse imkânsız hâle geliyor. Yaşanan bu tabloyu, bir hukukçu olarak endişe ve hayretle izliyorum. Bu noktada öncelikle savcılığın soruşturma gizliliğini daha sıkı koruması gerekir. Zira dosyaların bu denli kamuoyuna servis edilmesi, soruşturmanın selametine ve güvenliğine ciddi zararlar doğurur.
UYUŞTURUCUNUN FİNANSÖRLERİ NEREDE?
Gelelim meselenin esasına. Evet, Türkiye’de savcılık makamları uyuşturucuya yönelik kapsamlı bir soruşturma yürütüyor ve her geçen gün yeni dalgalarla dosya genişliyor. Ancak ortaya çıkan tablo, ağırlıklı olarak “küçük balıkların” hedef alındığı yönündeki algıyı güçlendiriyor. Bu durum, ceza adaletinin kime temas ettiğini ve kimlerin etrafından dolaştığını bir kez daha görünür kılıyor.
Son günlerde medya dünyasından tanınmış isimler hakkında “uyuşturucu kullanımı” iddiasıyla başlatılan adli süreçler, sorunun özünden ziyade vitriniyle meşgul olunduğu izlenimini yaratıyor. Tartışmanın merkezine yerleştirilen bu isimler, ister suçlu ister masum olsun, kamuoyunun dikkatini asıl sorudan uzaklaştırıyor: Uyuşturucu ekonomisinin gerçek taşıyıcıları, finansörleri ve koruyucuları nerede?
UYUŞTURUCU AĞI DAĞITILDI MI?
Ceza hukuku teorik olarak fiil–fail–kusur üçlüsü üzerine kuruludur. Ancak pratikte bu üçlünün çoğu zaman yalnızca “fail” boyutu görünür hâle gelir. Üstelik bu fail de genellikle zincirin en zayıf halkasıdır. Uyuşturucu kullanımı elbette suç olarak tanımlanmıştır ve hukuki yaptırımı vardır. Özellikle bu fiil, toplumda görünürlüğü yüksek kişiler tarafından işleniyorsa, yaptırımların caydırıcılığı ayrıca önemlidir. Ancak kullanıcıya odaklanmak, bu fiili mümkün kılan devasa üretim–dağıtım–finansman ağını görünmez kılmaz; kılmamalıdır da. Ceza adaletinin meşruiyeti, yalnızca kullanıcıyı cezalandırmakla değil, bu ağı dağıtmakla ölçülür.
Evet, bir televizyonun genel yayın yönetmeni ekseninde yürütülen bir soruşturma var. Ancak kamuoyunun beklediği temel sorular hâlâ cevapsız. Soruşturmanın neden üst katmanlara uzanmadığına dair makul ve şeffaf bir açıklama yapılması artık zorunluluk hâlini almıştır. Bu açıklamanın da, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç tarafından kamuoyuyla paylaşılması gerekmektedir.
Çünkü uyuşturucu piyasası, bireysel tercihlerden ibaret değildir. Yüksek sermaye, karmaşık lojistik ağlar, uluslararası bağlantılar ve çoğu zaman siyasal–ekonomik koruma olmaksızın ayakta kalamaz. Hukukun bu merkezlere temas etmediği her durumda, kullanıcıya yönelen yaptırım sembolik; baronlara yönelmeyen soruşturma ise seçici olur.
Evet, uyuşturucu kullanımı suçtur. Satışı ve reklamının cezaları da ağırlaştırılmalıdır. Ancak İstanbul’un göbeğine uyuşturucuyu getiren, pazarlayan ve bu ağı koruyanların en ağır yaptırımlara maruz kalmaması, adalet duygusunu zedeler. Büyük balıklara dokunulmayan her dosya, hukukun tarafsızlığına gölge düşürür ve toplumda “küçük balıklar için sert, büyük balıklar için kör” bir adalet algısını besler.
“KANUNLAR ÖRÜMCEK AĞI GİBİDİR”
Honoré de Balzac’ın meşhur sözü bu tabloyu çarpıcı biçimde özetler:
“Kanunlar örümcek ağları gibidir; zayıflar yakalanır, güçlüler ağı delip geçer.” Ceza adaleti ya zincirin tamamına temas eder ya da yalnızca en zayıf halkayı kırarak güçlüleri daha da sağlamlaştırır. Hukukun görevi, kamuoyunu oyalayan görünen yüzlerle yetinmek değil; suçun gizlenen merkezine ulaşmaktır. Aksi hâlde her yeni dosya, adaletin değil, adaletsizliğin sürekliliğini haber verir. Şayet ilerleyen süreçte bu yönde adımlar atılmazsa, kamuoyunun soruşturmaya olan güveni de telafisi zor biçimde sarsılacaktır.






















