(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
İnananların hayatında dua en esaslı eylemlerden biridir, bir yönüyle bakıldığında hayatın amacıdır. Genel ifadesiyle bir mü’min Kur’an-ı Kerim okuduğunda yüce Allah onunla konuşur, dua eden mü’min de Allah’la konuşmuş olur.
“De ki: “Sizin duânız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı da) kaçınılmaz olacaktır.” (25/Furkan, 77)
Ayet, insanın Allah karşısındaki hakiki ve aslî konumunu çarpıcı bir ifade ile dile getirmektedir: “Sizin duânız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?”
İnsanlar niçin dua eder? Sıkıntıya düşünce mi Tanrı’ya dua etmeyi akıllarına getirirler? Bu, sahih Allah inancından yoksun kimseler için doğrudur, insanlar söz gelimi denizde fırtınaya yakalandıklarında “Allah!” derler, karaya çıktıklarında ise unuturlar. (10/Yunus, 22).
Varlık dünyasına ilahi müdahalenin olmadığını düşünenlere göre ise -ki bunların inanç temelleri ateizme ve deizme, felsefi düşünceleri pozitivizme dayanır- insanın tabiat kuvvetleri karşısında aciz kalması, olayların sebeplerini izah edememesi durumunda bir üst güce, bilinemez bir varlığa sığınmak ister.
Yine bunlara göre eğer insanlar, tabiatta geçerli yasaların işleyiş biçimlerini, sebep-sonuç ilişkilerini bilecek olsalardı dua etme lüzumunu hissetmezlerdi. Bilimsel bilgiden yoksun eski insanlara göre şimşek veya yıldırım tanrıların gazabıdır. Tanrıların gazabını üzerlerine çekmemek için bu cahil insanlar ya kurban sunar veya bol bol dua ederlerdi.
İnsan ile Allah arasındaki iletişim kanallarından biri olan dua olayını modern bir paradigmadan “rasyonel ve bilimsel” bir çerçeveye oturtarak anlamak mümkün değil. Müslümanlar arasında da duaya rasyonel açıklama getirmek isteyenler, bu çabalarını sürdürürlerken farkında olmaksızın çöken 19. yüzyıl pozitivizmini tekrar ediyorlar.
Mülk alemi (Alemü’ş şehade) ile melekut alemi (Alemü’l gayb) arasında ipince bir çizgiye dayanan İslam imanını ve İslam’ın düşünce mirasını batıdakine benzer şekilde “rasyonel bir kritiğe” tabi tutmayı önerenlerin varacağı nokta, her “akli olan”ın zorunlu olarak “bilimsel olarak açıklanmak” zorunda bırakılmasıdır. Bu sadece inşa edilmiş bir paradigmanın ürettiği varsayımdır, bir iddiadan öteye geçmez.
Söz konusu iddiaya göre “akli olan bilimsel, bilimsel olan akli”dir, öyle olmak durumundadır. Ama biliyoruz ki bazı hakikatler “akli”dir ama “bilimsel” olarak açıklanamazlar, açıklanmaya da ihtiyaçları yoktur, açıklanmayan yok demek değildir.
Mesela Hz. İsa’nın bakire Meryem’den babasız olarak doğmasının bilimsel açıklaması yoktur ama babasız doğması aklidir, tıpkı Âdem’in hem babasız hem annesiz vücuda gelmesi gibi. Ve kâinatın yaratılması insanların yaratılmasından çok daha büyük bir fiildir: “Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler.” (40/Mü’min, 57.)
Bir başka pozitivist bakış açısından -ki bunun yine pozitivizmin etkisinde kalmış Müslümanlar arasında tuhaf bir şekilde savunucularına rastlamak mümkün- dua, insanın karşılaştığı sorunların çözümü için gerekli dünyevi ve maddi tedbirleri almasından ibarettir. Mesela hasta bir insanın doktora gitmesi, muayene olması ve kendisine verilen ilaçları alması fiili duadır. Ayrıca Allah hastalığın iyileşmesi için herhangi bir müdahalede bulunmaz.
Peki, gerçekten dua bu mu? Kuşkusuz hayır.
Eğer öyle olsaydı, ilacın kendisinde şifa edici kuvvet düşünmemiz gerekecekti, oysa ilaca şifa verici özelliği veren ilacın terkibinde kullanılan malzemedir. Terkibi meydana getiren her unsur Allah tarafından yaratılmıştır, son derece hassas bir terkibe ve belli bir bilgiye göre ilacın üretilmesi Allah’ın vaz’ettiği yasaların bilinmesi ve işletilmesiyle mümkün olmaktadır. Tedaviyi salt ilaca nispet etmek, ilaca ilahlık atfetmekle aynı şeydir.
İnsan sınırlı, sonlu, bağlı ve bağımlı bir varlık dünyasında yaşıyor. Allah ise her an hayata ve tabiata müdahildir. Hepimiz “O’nun kudret eli” altında yaşadığımıza göre (3/Al-i İmran, 189), O’nun her an yardım, lütuf ve ihsanına muhtacız.
Dua, Allah’ın yardımının ve müdahalesinin kul tarafından celp edilmesidir. Çoğu zaman ve eksik bir şekilde dua salt yalvarma, yakarma ve isteme düzeyinde pasif bir fiil gibi algılanıyorsa da, duada bir “celp ve icabet” talep de söz konusudur: “Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.” (2/Bakara, 186).
Dua öyle bir iletişim ve celp kanalıdır ki bu kanala başkaca hiçbir şahsın, varlığın veya nesnenin girmesine mahal yoktur. “Allah, kişi ile kalbi arasına girdiğine” (8/Enfal, 24) ve “insana şah damarından daha yakın olduğuna göre” (50/Kaf, 16) kulun lüzum-u halde Allah’ın yardımının tecelli etmesi için bu kadar yakınında olan bir yardım imkânına başvurmasından daha anlaşılır ve tabii bir şey olamaz. İnsan bu izafi ve bağımlı dünyada her an ve her durumda Allah’a muhtaç bir halde yaşamaktadır. Bundan dolayı bu ayette Allah, “Sizin dualarınız olmasaydı ne işe yarardınız?” (25/77) buyurmaktadır.
Kişisel hayatımızda kabul edilen bir dua hayatımızın akış yönünü değiştirir, bu da ilahi müdahale anlamına gelir. Daha geniş kapsamda ve küresel ölçeklerde ilahi müdahale tarihin akış yönünü değiştirir. Mesela ateş İbrahim aleyhisselamı yaksaydı, su Musa aleyhisselamı ve kavmini boğsaydı, Bedir’de bir avuç Müslüman Mekke müşrikleri tarafından yenilseydi bugünkü tarih bambaşka bir mecrada akmış olacaktı.
Bu olağanüstü olgular tesadüf eseri olmadığına göre, demek oluyor ki tarihin akış yönü de ilahi kudret eli altındadır, belki külli (tümel) irade ile bize verilmiş cüz’i (tikel) iradenin kesiştiği alanlar Allah’ın muradı ile iyi insanların iradesinin örtüştüğü zamanlar ve alanlardır ki bize göre tarihin amacı budur; kör kuvvetler, ne olduğu bilinmeyen ilerleme mitosu değildir.
“Letaifu’l İşarat”ın sahibi Kuşeyri, duayı “İnsanın Allah huzuruna utanarak çıkması” şeklinde tarif eder. Dua sadece pasif bir durum değil, aktif bir tutum alıştır da. Geniş anlamında namaz (salat) dahi bir duadır ve “secdenin mü’minin mi’racı olması” hasebiyle kul namazda Allah’ın huzuruna çıkmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurur: “Allah katında dua kadar makbul bir ikram yoktur.” (Ahmet bin Hanbel, Müsned, ll,362; ayrıca bkz. 2/Bakara, 186; 7/A’raf, 55 ve 205).
Yazık ki insanlar bu hakikatlerin farkında değildir, Allah’tan gelen bilgi ve haberleri yalanlıyorlar, bu da muhtaç insanları Allah’ın yardımından mahrum bırakıyor.





















