(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye ekonomisinde son dönemde açıklanan veriler, yüksek enflasyon ve sıkı para politikasının artık yalnızca kredi piyasasını değil, doğrudan mal piyasalarını da baskıladığını gösteriyor. Otomobilden konuta, inşaattan şirketlerin nakit ihtiyacına kadar uzanan tablo, ekonomide talebin ciddi biçimde zayıfladığını ortaya koyuyor.
Bunun en çarpıcı göstergelerinden biri otomotiv piyasasında yaşanıyor. Temmuz ayında otomobil ve hafif ticari araç pazarı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 25 daralarak 80 bin 786 adede geriledi. Otomobil satışlarındaki düşüş yüzde 25,79 olurken hafif ticari araç satışları da yüzde 22,17 azaldı. Böylece Temmuz, son dört yılın en zayıf temmuz aylarından biri oldu.
Ancak asıl dikkat çekici gelişme ikinci el piyasasında. İkinci el otomobil fiyatları nominal olarak yatay kalırken enflasyon karşısında değer kaybetmeye devam ediyor. Temmuz ayında ikinci el otomobil fiyatlarındaki reel gerileme yüzde 1,5 civarında gerçekleşti. Bu, Türkiye’de otomobilin artık enflasyondan korunmak için tercih edilen güçlü bir yatırım aracı olmaktan uzaklaştığını gösteriyor.
Konut piyasasında da benzer bir tablo var. Temmuz ayında konut satışları yıllık bazda yüzde 17 geriledi. Daha çarpıcı olan ise fiyatların nominal olarak yükselmesine rağmen reel olarak düşmesi. Endeksa verilerine göre Temmuz 2026’da Türkiye genelinde ortalama konut fiyatı 5 milyon 212 bin 875 liraya çıkarken, konut fiyatları yıllık bazda nominal olarak yüzde 23,3 arttı. Fakat enflasyondan arındırıldığında yıllık değişim yüzde 6,6 düşüş olarak gerçekleşti.
Yani Türkiye’de bugün oldukça sıra dışı bir durum yaşanıyor: Evlerin fiyatı TL cinsinden artıyor ama ev sahibi olanların serveti enflasyon karşısında reel olarak büyümüyor. Bunun temel nedeni ise talebin fiyatları yukarı taşıyacak kadar güçlü olmaması.
Burada yüksek faiz politikasının etkisi açık biçimde görülüyor. Merkez Bankası enflasyonun kalıcı biçimde düşmesini beklerken para politikasında sıkı duruşun korunacağını söylüyor. Üstelik 13 Ağustos’ta açıklanan son Enflasyon Raporu’nda 2026 yıl sonu enflasyon tahmini yüzde 26’dan yüzde 28’e yükseltildi. Merkez Bankası, tahminlerini sıkı para politikası koşullarının devam edeceği varsayımıyla oluşturdu.
Bu durum ekonomide önemli bir sıkışma yaratıyor. Enflasyon düşmediği için faizler hızlı biçimde indirilemiyor. Faizler yüksek kaldığı için tüketici kredi kullanmak istemiyor. Kredi talebi düştüğü için otomobil ve konut satışları geriliyor. Satışlar geriledikçe şirketlerin cirosu ve nakit akışı baskı altına giriyor. Bu zincirin bir sonraki halkası ise inşaat sektörü.
Haziran ayında bina inşaatı sektörü endeksi yıllık bazda yüzde 7,5 geriledi. Özel inşaat faaliyetlerinde de yüzde 7,6’lık düşüş yaşandı. Aynı dönemde inşaat maliyetlerinin yüksek kalması, yeni proje geliştirmek isteyen şirketlerin karşılaştığı baskıyı daha da artırıyor.
Burada ekonominin önünde ilginç bir paradoks bulunuyor. Konut talebi düştüğü için müteahhitler daha az bina yapıyor. Bu durum orta vadede konut arzını azaltabilir. Normal koşullarda arzın azalması fiyatları yukarı çekebilir. Fakat Türkiye’de şu anda talep de güçlü biçimde gerilediği için arzın azalması fiyatları kısa vadede yükseltmeye yetmiyor. Dolayısıyla piyasadaki sorun yalnızca “konut fiyatları çok yüksek” değil. Daha derinde, insanların mevcut fiyatlardan konut ve otomobil alabilecek finansal gücü giderek azalıyor.
Bu tablo şirketler açısından da ciddi bir uyarı niteliğinde. Yüksek faiz, işletmelerin finansman maliyetlerini artırırken satışlardaki yavaşlama şirketlerin nakit akışını bozuyor. Böyle bir ortamda şirketler yatırım yapmak yerine ellerindeki varlıkları nakde çevirmeye başlayabiliyor. Gayrimenkul satışları da bu nedenle yalnızca emlak piyasasının değil, reel sektörün finansman sıkışıklığının göstergesine dönüşüyor.
Üstelik enflasyon sorunu yalnızca para politikasıyla çözülebilecek kadar basit görünmüyor. Gıda fiyatları, enerji maliyetleri ve hizmet enflasyonu fiyat baskısını canlı tutuyor. Merkez Bankası da son raporunda enerji ve gıda fiyatlarındaki gelişmelerin yanı sıra yönetilen ve yönlendirilen fiyatların enflasyon görünümünü etkilediğine dikkat çekti. Bu nedenle Türkiye ekonomisi oldukça zor bir denge üzerinde ilerliyor. Enflasyonu düşürmek için talebin soğutulması gerekiyor. Ancak talebin fazla soğuması bu kez büyümeyi, yatırımları ve istihdamı baskılıyor. Otomotiv ve konut piyasasında gördüğümüz rakamlar tam olarak bu sürecin yansıması.
Vatandaş yüksek faiz nedeniyle parasını harcamak yerine mevduatta tutmayı tercih ediyor. Şirketler yüksek finansman maliyetleri nedeniyle yatırım kararlarını erteliyor. Müteahhitler satış yapamadığı için yeni projelere daha temkinli yaklaşıyor. İkinci el otomobil piyasasında fiyatlar enflasyon karşısında geriliyor. Konut fiyatları nominal olarak artmasına rağmen reel olarak düşüyor.
Bütün bunlar Türkiye ekonomisinde “fiyatların düşmesi” anlamına gelmiyor. Tam tersine, fiyatlar hâlâ yüksek oranda artıyor. Ancak fiyatların artış hızı enflasyonun altında kaldığı için reel değer kaybı yaşanıyor. Vatandaşın açısından bakıldığında bu, hem konutun hem otomobilin ucuzlaması değil, gelirlerin bu varlıkları satın almaya yetmemesi anlamına geliyor.
Önümüzdeki dönemde en kritik mesele, Merkez Bankası’nın enflasyonu ne kadar hızlı düşürebileceği olacak. Eğer enflasyonda belirgin bir gerileme sağlanır ve faiz indirimlerinin önü açılırsa ertelenen konut ve otomobil talebinin bir bölümü yeniden piyasaya dönebilir. Fakat bu gerçekleşmez ve yüksek faiz uzun süre devam ederse mal piyasalarındaki durgunluğun reel sektöre daha güçlü biçimde yayılması riski artacak.
Dahası, bugün talebi bastırarak fiyatları kontrol altında tutmaya çalışan politika, yarın arz tarafında yeni bir sorun yaratabilir. İnşaat yatırımlarının azalması bunun şimdiden görülen örneklerinden biri. Bugün satılamayan konutlar nedeniyle üretim azalırken, birkaç yıl sonra yetersiz arz yeniden fiyat baskısı yaratabilir.
Dolayısıyla Türkiye ekonomisinin önündeki mesele yalnızca enflasyonu düşürmek değil. Enflasyonu düşürürken ekonomiyi ne kadar süreyle yüksek faiz ve düşük talep ortamında tutabileceği sorusu giderek daha önemli hale geliyor.
Temmuz verileri bu açıdan kritik bir dönüm noktasına işaret ediyor. Otomobil ve konut gibi Türkiye ekonomisinin en önemli büyük harcama kalemlerinde talep zayıflıyor. İnşaat üretimi geriliyor. Varlık fiyatları reel olarak düşüyor. Şirketlerin finansman baskısı artıyor.
Bu tablo henüz tek başına bir ekonomik kriz anlamına gelmiyor. Ancak ekonomideki yavaşlamanın artık soyut büyüme rakamlarından çıkıp vatandaşın satın alma kararlarına ve şirketlerin yatırım davranışlarına yansıdığını gösteriyor.
Enflasyonu düşürmek için soğutulan ekonomi, eğer uzun süre düşük talep ve yüksek finansman maliyeti altında kalırsa, geçici bir durgunluktan daha kalıcı bir reel sektör problemine dönüşebilir.




















