(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Çin, son yıllarda yalnızca ekonomik ve askeri gücünü artıran bir ülke olmaktan çıkıp, uluslararası sistemin nasıl işlemesi gerektiğine dair kendi modelini daha açık biçimde ortaya koyuyor. Pekin’in savunduğu modelin merkezinde çok kutupluluk, devlet egemenliği, iç işlerine müdahale etmeme ve Batı’nın belirlediği kurallara alternatif mekanizmalar oluşturma fikri bulunuyor. 2026’da Çin’in küresel yönetişim konusunda yayımladığı belgeler de bu yaklaşımın artık geçici bir diplomatik söylem olmaktan çıktığını gösteriyor.
Pekin’in itiraz ettiği temel mesele, ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında oluşan uluslararası sistemde sahip olduğu ağırlık. Çin, Washington merkezli tek kutuplu yapının yerine daha fazla ülkenin söz sahibi olduğu bir düzen öneriyor. Çin yönetimi 2026’da da “hegemonya” ve “güç siyasetine” karşı olduğunu vurgularken, dış politikasının bağımsızlık, barışçıl kalkınma ve genişleyen küresel ortaklıklar üzerine kurulacağını açıkladı.
Ancak burada Çin’in yaptığı yalnızca mevcut düzene itiraz etmek değil. Pekin, kendi yaklaşımını destekleyecek kurumlar, girişimler ve ekonomik ağlar da oluşturuyor. Kuşak ve Yol Girişimi bunun ekonomik ayağını oluştururken, Küresel Kalkınma Girişimi, Küresel Güvenlik Girişimi ve Küresel Medeniyet Girişimi Çin’in daha geniş siyasi vizyonunu tamamlıyor. 2025’te Xi Jinping’in Şanghay İş birliği Örgütü toplantısında açıkladığı Küresel Yönetişim Girişimi ise bu yapıya yeni bir halka ekledi.
Çin’in mesajı özellikle Küresel Güney ülkelerinde karşılık buluyor. Çünkü Pekin, bu ülkelere yalnızca diplomatik destek değil, altyapı, ticaret, finansman, teknoloji ve eğitim imkanları da sunuyor. Batılı ülkelerin zaman zaman demokrasi, insan hakları ve yönetişim şartlarına bağladığı iş birliğinin karşısında Çin daha fazla egemenlik vurgusu yapan bir model ortaya koyuyor. Bu nedenle Çin’in söylemi, Batı’nın mevcut düzeninden rahatsız olan ülkeler açısından daha cazip hale gelebiliyor.
Çin’in bu stratejisinin en yeni cephesi ise yapay zekâ. Temmuz 2026’da Şanghay’daki Dünya Yapay Zekâ Konferansı’nda konuşan Xi Jinping, Çin’i yapay zekâ alanında küresel bir lider olarak konumlandırırken gelişmekte olan ülkelere teknoloji ve eğitim desteği verilmesini savundu. Aynı dönemde Çin öncülüğünde 29 ülkenin yer aldığı Dünya Yapay Zekâ İş birliği Örgütü kuruldu. Reuters’a göre bu hamle, Çin’in ABD’nin teknoloji alanındaki ağırlığına karşı kendi standartlarını ve iş birliği ağlarını oluşturma çabasının önemli bir göstergesi.
Burada dikkat çekici olan, Çin’in küresel düzen mücadelesini yalnızca askeri güç üzerinden yürütmemesi. Washington askeri ittifaklar ve güvenlik ortaklıkları üzerinden etkisini korumaya çalışırken, Pekin ticaret, altyapı, teknoloji, finans ve diplomasi üzerinden daha geniş bir ağ kuruyor. Çin’in amacı bu nedenle yalnızca ABD’nin yerine geçmek olmayabilir. Daha önemli hedef, ABD’nin tek başına belirleyici olduğu bir sistemin yerine Çin’in de kuralların yazılmasında merkezi aktör olduğu bir düzen oluşturmak.
Fakat Çin modelinin ciddi bir çelişkisi de bulunuyor. Pekin egemenlik ve iç işlerine müdahale etmeme ilkesini öne çıkarırken, ekonomik ve teknolojik bağımlılık üzerinden önemli bir nüfuz alanı oluşturuyor. Özellikle dijital altyapı ve yapay zekâ alanında Çin’in sunduğu teknolojiler, ülkeleri yalnızca ekonomik olarak değil, geleceğin teknolojik standartları açısından da Pekin’e yaklaştırabilir. Financial Times’ın son dönemdeki değerlendirmeleri de Çin’in yapay zekâ diplomasisini Küresel Güney’deki etkisini artırmanın bir aracı olarak gördüğüne işaret ediyor.
Bu nedenle Çin’in yükselişini yalnızca “ABD’ye ekonomik rakip geliyor” şeklinde okumak artık yeterli değil. Asıl mücadele, uluslararası sistemin hangi ilkeler üzerine kurulacağı konusunda yaşanıyor. Batı’nın savunduğu mevcut kurallı sistem ile Çin’in egemenlik, çok kutupluluk ve müdahalesizlik vurgusu arasındaki fark giderek daha görünür hale geliyor.
Üstelik dünya ekonomisinin parçalanması Çin’in elini bazı alanlarda güçlendiriyor. Ticaret savaşları, teknoloji ambargoları ve tedarik zincirlerinin yeniden kurulması Pekin’i kendi teknolojik ve ekonomik ekosistemini geliştirmeye itiyor. Çin’in 2026’da ihracatını güçlü biçimde artırması da bu dönüşümün ekonomik boyutunu gösteriyor. Reuters’a göre Çin’in temmuz ihracatı yıllık bazda yüzde 24 artarken ülkenin aylık ticaret fazlası 113 milyar dolara ulaştı.
Ancak Çin’in önünde önemli sınırlar da bulunuyor. Küresel nüfuz yalnızca ekonomik büyüklükle ölçülmüyor. Çin’in teknoloji alanındaki yükselişine rağmen bazı kritik donanımlarda Batı’ya bağımlılığı devam ediyor. Ayrıca Çin’in sunduğu modelin siyasi boyutu, özellikle insan hakları ve ifade özgürlüğü konularında Batı’dan ciddi biçimde ayrılıyor. Dolayısıyla Pekin’in önerdiği sistem, yalnızca yeni bir güç dağılımı değil, aynı zamanda uluslararası siyasetin temel değerleri konusunda farklı bir yaklaşım anlamına geliyor.
Sonuçta dünya düzeni sessiz biçimde değişiyor. Çin, ABD’nin kurduğu sistemin dışında yeni bir dünya kurmaya çalışmaktan çok, mevcut sistemin içine kendi kurumlarını, normlarını ve güç merkezlerini yerleştiriyor. Kuşak ve Yol’dan BRICS’e, güvenlik girişimlerinden yapay zekâ iş birliğine kadar uzanan bu ağın ortak noktası, küresel karar mekanizmalarında Batı’nın ağırlığını azaltmak.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel sorusu artık “Çin ABD’yi geçecek mi?” olmayabilir. Daha kritik soru, Çin’in yükselişiyle birlikte dünyanın hangi kurallarla yönetileceği. Eğer çok kutupluluk kalıcı hale gelirse, 21. yüzyılın büyük rekabeti yalnızca devletler arasında değil, farklı dünya düzeni modelleri arasında yaşanacak. Pekin’in asıl hedefi de tam olarak burada ortaya çıkıyor: Dünyanın tek bir merkezin kurallarına göre değil, Çin’in de kurucu aktörlerinden biri olduğu yeni bir güç dengesi üzerinden şekillenmesi.






















