(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’de yıllardır süregelen siyasi çekişmeler, ülkenin gelişimini baltalayan ve uluslararası arenada gerilemesine neden olan en büyük etkenlerden biri haline geldi.
Beyin göçünden itibara, ekonomiden teknoloji üretimine kadar birçok alanda çöküş yaşanırken, iktidarın keyfi politikaları ve hesap vermez yönetimi ülkeyi derin bir kriz girdabına sürükledi.
BEYİN GÖÇÜ VE NİTELİKLİ İŞ GÜCÜNÜN KAYBI
Son yıllarda Türkiye, yetişmiş insan gücünü hızla kaybediyor. Akademisyenler, mühendisler ve genç girişimciler, baskıcı yönetim anlayışı ve liyakatsiz kadrolaşma nedeniyle yurtdışına kaçmak zorunda kalıyor. Devletin, bilimsel özgürlüğü hiçe sayan politikaları ve nitelikli insanlara yönelik dışlayıcı tutumu, Türkiye’yi teknoloji ve inovasyon alanında büyük fırsatları kaçıran bir ülke haline getirdi.
ULUSLARARASI İTİBAR KAYBI
Siyasi krizler ve otoriter eğilimler, Türkiye’nin dış dünyadaki itibarını da yerle bir ediyor. Demokratik değerlerden uzaklaşan, hukukun üstünlüğünü hiçe sayan ve özgür basına savaş açan bir ülke olarak anılmak, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde yalnızlaşmasına yol açıyor. Avrupa Birliği ile müzakereler fiilen donmuş, yabancı yatırımcılar hukuki güvencelerin olmadığı bir piyasadan uzak durmayı tercih etmiş durumda.
EKONOMİK KAYIPLAR VE YATIRIMCI GÜVENİ
Ekonomi yönetimindeki beceriksizlik, siyasi müdahaleler ve hukuksuz uygulamalar, Türkiye’yi ciddi bir ekonomik darboğaza sürükledi. Yabancı sermaye yatırımları adeta buharlaşırken, Türk Lirası’nın değer kaybı ve artan enflasyon vatandaşın cebini eritmeye devam ediyor. 2016’daki darbe girişimi sonrası uygulanan olağanüstü hal süreci, ekonomik güveni sarsmış ve Türkiye’yi kırılgan bir piyasa haline getirdi. Şeffaflıktan uzak ekonomi politikaları ve nepotizm, ülkenin yatırımcı dostu bir ülke olmasının önündeki en büyük engel olarak duruyor.
TEKNOLOJİ VE SANAYİDE GERİ KALMA
Bilime ve teknolojiye yatırım yapmak yerine popülist projelerle günü kurtarmaya çalışan hükümet politikaları, Türkiye’yi küresel rekabette tamamen geride bıraktı. Nitelikli iş gücünü elinde tutamayan, inovasyona yeterli destek vermeyen ve eğitim sistemini ideolojik saiklerle boğan bir yönetim anlayışı, Türkiye’nin geleceğini tehlikeye atıyor. Özel sektör ve akademik kurumlar siyasi baskılar nedeniyle Ar-Ge çalışmalarında geriye düşerken, Türkiye teknoloji üreten değil, ithal eden bir ülke konumuna sürüklendi.
GEÇMİŞTEN BUGÜNE SİYASİ KRİZLER
Türkiye, siyasi çekişmelerin yarattığı krizler nedeniyle büyük fırsatları kaçırdı. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrası başlayan cadı avı, devlet kadrolarında liyakatsiz atamalarla sonuçlandı. 2013’teki Gezi Parkı protestolarına karşı verilen sert tepki, toplumsal kutuplaşmayı artırdı ve ifade özgürlüğünü büyük ölçüde kısıtladı.
Muhalif medya ve akademisyenlere yönelik baskılar, Türkiye’yi demokratik bir ülke olmaktan hızla uzaklaştırdı. Yargı bağımsızlığının zedelenmesi, hukukun üstünlüğüne olan güveni sarstı ve adalet sistemini siyasi bir araca dönüştürdü. Merkeziyetçi ekonomi politikaları ve keyfi kararlarla yatırımcılar kaçırıldı, büyük sanayi projeleri sürdürülemez hale geldi.
MUHALEFET MAĞDUR AYRIMI YAPTIĞI İÇİN SIRA CHP’YE GELDİ
Türkiye’de siyasal iktidarın baskıcı politikalarına karşı etkili bir direniş sergileyemeyen muhalefet partileri, zaman içinde iktidarın hedef tahtasına oturttuğu kesimler konusunda çifte standartlı bir tavır sergiledi. Geçmişte FETÖ bağlantılı isimlere ve sol muhaliflere yönelik operasyonlara yeterli tepkiyi göstermeyen CHP, bugün bizzat kendisi iktidarın siyasi tasfiye operasyonlarının muhatabı haline geldi. Basına ve ifade özgürlüğüne yönelik baskılar artık CHP’li isimleri de kapsarken, muhalefetin yıllardır süregelen çekingen tavrı ve ayrıştırıcı dili, Türkiye’deki demokrasi krizini daha da derinleştirdi.
Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz ortamı, büyük ölçüde siyasi çekişmeler ve keyfi yönetim anlayışının sonucu. Hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü ve gerçek anlamda bir demokratik yönetim anlayışı benimsenmediği sürece, Türkiye’nin kayıpları telafi edilemeyecek noktaya ulaşacak. Reformlardan uzak, otoriterleşmeye eğilimli bir yönetimle Türkiye’nin dünya sahnesinde rekabet etmesi mümkün değil.























