(The Turkish Post) – TAHİR MUTLU
Bazı yerler vardır insanı cezbeder. Görmeseniz de, görmüş gibi onun varlığını bedeninizde hissedersiniz. Ona kavuşmak adına yoğun bir mücadele verirsiniz. Bir sevgiliye kavuşma iştiyakıyla adım adım ona elini uzatırsınız. Bir adım kalasıya kadar… Orada sizi bir şey bekliyordur. Biliyorsunuzdur…
Ama bazen hayallerle, görseller aynı anlamı ihtiva edemeyebiliyor. Bende geçtiğimiz ay benzer bir hayal kırıklığına uğradım. Hem de heyecanını yaşadığım, orada tarihi ve kültürel esintiler hissedeceğim bir mekanda tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Hem de ne hayal kırıklığı… Anlatmam mümkün değil. Tabiri yerindeyse havsalamdaki bütün anılar birer birer yok oldu gitti. Hatta dönüş yolunda, buraya neden geldiğimi sorgulayıp durdum saatlerce.
Bilmem neden bahsettiğimi anladınız mı? Bu satırlar, İzmir ilinin Selçuk ilçesine bağlı Şirince Köyü’ne dair düşüncelerimle ilgili. Aslında Şirince Köyü, Selçuk ilçesine 8 kilometre mesafede tarihi mimarisi korunmuş turistik bir köy. Özgün adı olan Kırkınca’nın efsanevi bir çağda dağlara vuran kırk kişiye atfen verildiği rivayet edilir. Rum telaffuzunda Kirkice, Kirkince ve nihayet Çirkince gibi biçimler alan bu ad, Cumhuriyet’in ilk yıllarında dönemin İzmir valisi Kazım Dirik’in talimatıyla Şirince şeklinde resmileştirilmiş.
İşte Şirince ismi hep bir tarih ve kültür anımsatıyor bana. Çünkü bazı yerlere gitmeden önce zihninizde bir resim oluşur. Fotoğraflardan anlatılanlardan, reklamlardan, seyahat yazılarından… Şirince de benim için böyle bir yerdi. İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı bu köyü uzun zamandır merak ediyordum. Tarihi dokusu, taş evleri, dar sokakları, doğası ve geçmişten bugüne taşıdığı hikâyeleriyle insanın kendisini başka bir zamana bırakabileceği bir yer hayal etmiştim.

Türkiye’ye ziyaretim esnasında bu defa dümeni İzmir’e kırdım. Daha önce merak ettiğim bütün noktaları adım adım ziyaret ettim. Neyse uzatmayayım… Neticede Şirince’ye gittim. Fakat itiraf etmeliyim ki, karşılaştığım manzara bende hayranlıktan çok şaşkınlık yarattı. Çünkü aradığım Şirince’yi bulmakta zorlandım. Tarihin, kültürün ve yerel hayatın izlerini görmek için girdiğim sokaklarda karşıma daha çok şarap satan dükkânlar, takı tezgâhları, hediyelik eşya dükkânları ve birbirine benzeyen ticari işletmeler çıktı.
Elbette bir köyün turizmden para kazanmasına kimsenin itirazı olamaz. Olmamalı da… Ancak köy ahalisinin de, turistleri ve ziyaretçileri adeta kazıklarcasına, fahiş fiyatlarla ürün satmalarına da göz yumulmaması gerekiyor.
Daha da ötesi kültürel varlığın önüne, bu tür gereksiz fiyatların çıkmasına asla müsaade edilmemeli.
Tabii ki, insanlar geçimini sağlayacak. Esnaf kazanacak. Ziyaretçi gelecek. Ürün satılacak. Mesele bu değil.
Mesele, turizmin bir süre sonra o yerin kendisini tüketmeye başlaması.
Şirince’nin asıl zenginliği şarap şişelerinde ya da vitrinlerdeki takılarda değil. Onun asıl zenginliği; taş evlerinde, sokaklarında, mimarisinde, geçmişinde, insanlarında, gündelik yaşamında ve yüzyılların taşıdığı hafızasında saklı.
Hiçbir ayrıntının bunun önüne geçmesine fırsat verilmemeli. Fakat bu hafızayı ziyaretçiye anlatacak, görünür kılacak, yaşatacak unsurları yeterince göremediğimde ister istemez şu soruyu sordum: Biz buraya Şirince’yi görmeye mi geldik, yoksa Şirince’nin turiste hazırlanmış vitrininin önünden geçmeye mi?
Bir yerin turistik olması başka şeydir, turistikleşirken kimliğini kaybetmesi başka… Şirince bugün çok bilinen bir destinasyon olabilir. Ancak bir yerin çok tanınması, onun kültürünün de aynı ölçüde tanındığı anlamına gelmiyor. Hatta bazen tam tersi oluyor. Bir yer ne kadar çok reklam edilirse, ziyaretçinin beklentisi de o kadar büyüyor. İnsan oraya yalnızca güzel bir manzara görmeye değil, bir hikâyeye dokunmaya gidiyor. Ama hikâyenin kendisi görünmez olmuşsa geriye ne kalıyor? Bir dükkân. Bir tabela. Bir satış tezgâhı.
Bir başka dükkân… Ve biraz daha ileride yine aynı görüntü.
Oysa kültür, satılabilir bir obje değildir. Tarih, vitrine konulup yanına fiyat etiketi iliştirilecek bir ürün hiç değildir.
Kültür; anlatılır, korunur, yaşatılır. Bir köye gelen ziyaretçi, o köyün geçmişini öğrenebilmeli. Eski yapıların hikâyesini okuyabilmeli. Sokakların neden öyle olduğunu anlayabilmeli. Orada yaşamış insanların izlerini görebilmeli.
Bir köyü gezerken yalnızca dükkânlarına değil, hafızasına da rastlamalı insan. Şirince’de beni asıl üzen de buydu.
Turizmin varlığı değil, kültürün turizmin gerisinde kalmış olması. Belki de burada hepimize düşen bir soru var:
Bir yeri dünyaya tanıtırken, onu gerçekten tanıtıyor muyuz? Yoksa yalnızca satılabilecek taraflarını mı öne çıkarıyoruz?
Çünkü turizm yalnızca insanları bir yere getirmek değildir. Turizm, gelen insana “Burası neden önemli?” sorusunun cevabını verebilmektir. Şirince’nin ihtiyacı belki de daha fazla reklam değil. Daha fazla hafıza. Daha fazla tarih anlatımı. Daha fazla kültürel farkındalık. Daha fazla koruma. Ve belki de en önemlisi, bu güzel köyün yalnızca bir turizm markası değil, yaşayan bir kültür mirası olduğunun hatırlanması…
Ben Şirince’den ayrılırken aklımda şarap dükkânlarından ya da takı tezgâhlarından çok başka bir soru kaldı: Acaba Şirince’nin gerçek hikâyesi nerede? Belki de bir gün o hikâyeyi yeniden sokakların içine, taş evlerin duvarlarına, meydanlarına ve insanların hafızasına yerleştiririz. Çünkü bir köyü güzel yapan yalnızca taş evleri değildir.
Onu asıl güzel yapan, o taşların anlatacak bir hikâyesinin olmasıdır.






















