(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Hikayeleştirme, en iyi anlama ve anlatma yollarımızdan biri. Hayallerimizde canlandırabildiğimiz meseleleri daha iyi anlarız. Anlamak ise, gündelik hayatta çözüm yollarını kolaylıkla bulmamız için zorunludur.
Kendimizi koskoca bir okyanusta yol alan bir geminin içinde bulduk. Ne gemiyi ne mürettebatı ne de yol arkadaşlarımızı seçmiştik. Fakat bu hiç seçim yapamadığımız anlamına gelmiyor; bu uzun yolculukta geminin kaptanlarını, içinde ikamet edeceğimiz kamaraları ve yol arkadaşlarını seçebiliyorduk, hâlâ seçebiliyoruz.
Okyanusta başka gemiler ve gemicikler de var. İrili ufaklı araçların istasyonu gibi okyanus; dedim ya, seçim yapma gücümüz var, bazıları çok uzak mesafede olsa da gemiden gemiye geçiş mümkün. Hareket ve seçim imkânının olması gemi sakinlerine özgür oldukları duygusunu veriyor. İçine doğduğumuz gemide kendimizi güvenli hissediyoruz. Sonuçta başka bir gemide doğup büyümemişiz; ona uyanmış, onu sevmişiz.
Önümüzde böyle seyreden, içinde kendimizce seyrettiğimiz bir hayatı yaşıyoruz; bu yaşam yolculuğunda az gittik uz gittik sahilden sahile düz gitmedik ama hep gittik ve gidiyoruz. Günün birinde, nasıl ve neden olduğunu anlamadan, geminin kurallarına en uyumlu sakinleri olarak şiddetli bir sayha ile uyandık: Kaptan acil durum alarmı veriyor, gemimizin selameti için gemi sakinlerinden zararlı, tehlikeli ve asi olanları gemiden atacağını duyuruyordu…
Hemen ardından bir kısmımız kendimizi okyanusun ortasında bulduk.
Okyanus dalgalı, ortalık karanlık ve elimizde hiçbir şey yoktu. İçgüdüsel bir çırpınışla suyun yüzeyinde kalmaya, yüzmeye, eğer bu bir sınavsa sınavın hemen bitmesini dilemeye durduk.
Nafile. Elimizde bırakın bir şişme botu, çocukların kullandığı cinsten bir yüzme yeleği veya lastiği bile yoktu.
İnsan, içinde bulunduğu durumlara en kolay uyum sağlayabilen bir canlıdır. Bu uyum sağlama yeteneği ‘zekâ’ olarak da tanımlanır. Böyle bir duruma uyum sağlamak ne kadar zor olsa da galiba bu tespiti yapanlar haklıydı, zaman geçtikçe geminin dışındaki hayatımıza alışmaya başlıyorduk. Fakat bu, hâlinden memnuniyet anlamında bir alışma değildi, bize dayatılan gerçekliğin kabulüydü hepi topu.
O güne kadar deneyimlemediğimiz bir durumdu yaşadığımız. Daha dün aynı kamarada kaldığımız, gökyüzü maviliklerini beraber seyrettiğimiz yol arkadaşlarımız sanki hiçbir şey olmamış gibi güvertelerinde gülüp eğlenmeye devam ediyorlar, geminin etrafında çığrışmayı bile beceremeden hayatta kalmaya çalışanları görmüyorlardı.
Başladığımız bu yeni hayatta her şey çok hızlı gelişiyordu; eski yoldaşlarımız canlarının istediği manzaraları gösteren bir gözlük icat etmişlerdi galiba. Duyu organlarının işlevleri yeniden dizayn edilmiş olmalıydı haşmetli gemi kaptanı tarafından.
Durumu anlamak, anlasak bile kabullenmek çok zordu. Gemi ahalisinden umudu kesince komşu gemilere ve gemiciklere bakmaya başladık. Dediğim gibi engin okyanusta seksen küsur milyon yolcuyu ve dünya ahalisini taşıyacak irili ufaklı gemiler ve gemicikler var.
Çocukluğumuz Robinson Crusoe’nun o meşhur kitabıyla geçmişti, doğrusu biz ondan daha iyi durumdaydık, ıpıssız bir adada dilini bile bilmediğimiz Cuma ile yapayalnız kalmamıştık. Etrafımız kalabalıktı, üstelik bunlar hem dilimizi biliyor hem de bizi sahip olduğumuz üstün özelliklerimizle tanıyorlardı.
Böyle aptallaşmayı bile beceremeden bakıp durur ve komşu gemiciklerden bir ip, bir deniz yeleği veya lastiği ya da ne bileyim, ‘denizin üstünde aç bîlaç çok çırpındınız, şu ekmeciği yiyin bari’ diyen bir Allah’ın kulu görünmüyordu. Üstelik içlerinden bir kısmı, hâlimize bakıp gülerek, ‘Ahh bu hainler aç ve susuz mu kalmış? Susuz kalanlar deniz suyu içsin, aç kalan kaya diplerine yapışmış deniz kestanesi yesin!’ diye höykürmeye durmuşlardı.
Sonunda anladık; filozofun dediği gibi ‘var olmak algılanmaktır’ ya. Biz bütün algılanma yollarından mahrum bırakılarak yok ediliyorduk. Yokluk.
Umut dünyası bu, yokluğu veya yok edilmeyi, üstelik o güne kadar can ciğer bildiklerimiz tarafından, kim kabul edebilmiş de biz edeceğiz? Etrafımıza bakınmaya başladık. Hani deprem felaketinde toprağın üzerinde görülen her elin sahibi kurtarılmaya layıktır diye öğrendik, sindirdik, olduk ya.
Okyanus yüzeyindeki ellerimiz görülsün diye el sallaya sallaya yüzmeyi unutayazanlarımız oldu. Sonra ne mi oldu? Etrafımızda vızır vızır yol alan gemilerin ve gemiciklerin güvertelerinde oturmuş çay, kahve, şarap, kefir, ıhlamur kımız gülsuyu şerbeti içenlerin bize başka bir şekilde hakaret ettiklerini duymaya başladık. İlk başta ne demek istediklerini pek anlamadık ama duyduklarımız şu minvaldeydi:
“Eliniz var kolunuz var, niye yüzüp de sahile çıkmıyorsunuz? Sizin yerinize biz mi yüzelim, kaptanın gözetlediği şu kritik yaşamda sizin için rahatımızı mı bozalım? Kaptanımız ne yaptıysa doğrudur, yere bakan yürek yakanlar olarak hem kaptanımızı hem onun sadık halkını kandıranlar her türlü muameleye layıktır! Ne hâliniz varsa görün demiyoruz elbette, çünkü sonuçta eşitlik, özgürlük kardeşlik mücadelesine adanmış kişiler olarak elbette hâlinizi görüyoruz ama kusura bakmayın, kimse sizin yerinize yüzüvermez… İşte okyanus, işte sahil, işte yöntem…”
…
Kimimiz bunları duymaya dayanamadı, dişiyle gövdesine bir yara açıp kanını akıttı. Akıttı ki köpek balıkları gelip onu yesin diye.
Kimisi denizin üstünde sırt üstü yatarken organları bu pozisyona dayanamadı ve öylece öldü. Onların cansız gövdelerine de koskoca okyanus mezar oldu.
Fakat çoğunluğumuz hâlâ suyun yüzeyinde cambazlık yaparak sahile doğru yüzüyoruz. Kabiliyetlerimiz gelişti, pazularımız güçlendi, bacaklarımız tazılarla yarışacak hâle geldi. Öyle marifetlerimiz var ki, deniz suyunu arıtıp kendimize tatlı su pınarları inşa ettik. Deniz kestanelerinin keyfini bozmadan, kaya diplerindeki engin tarlalardan beslendik. Güneşin kavurucu ışıkları tenimizi yaktı kavurdu ama yaşlanmak bir tarafa, gençleştik. Gövdemizin böğründe atan kalplerimiz gökyüzündeki yıldızları ağırlar oldu.
Başka ne mi oldu?
Hep birlikte az gittik uz gittik bora tayfun düz gittik, neden sonra bizi içinden attıkları gemi yüzlerce koldan su almaya başladı. Duyduğumuza göre bu işleri deniz kemirgenlerinin yanında gemi ve kaptan yalakası ahali yapıyormuş.
Biz de hem sahile doğru yüzüyor hem içimizdeki yıldızlarla beş taş oynuyor hem de bu yalpalamayı zevkle seyrediyoruz.






















