(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Dünya genelindeki merkez bankalarının politika ve gösterge faizleri karşılaştırıldığında Türkiye, yüzde 37’lik oranıyla en yüksek faiz uygulayan ülkeler arasında ikinci sırada yer alıyor. Listenin ilk sırasında yüzde 59 civarındaki faiz oranıyla Venezuela bulunurken, Türkiye’yi yüzde 30 ile Zimbabve, yüzde 29 ile Arjantin ve yüzde 26,5 ile Nijerya takip ediyor. Listenin üst sıralarında yer alan ülkelerin ortak noktası ise yüksek enflasyon, kur baskısı ve ekonomik istikrarsızlıkla mücadele etmeleri.
Türkiye açısından yüzde 37’lik faiz oranı, yalnızca uluslararası bir sıralamadaki yüksek bir rakamdan ibaret değil. Aynı zamanda Merkez Bankası’nın fiyat istikrarını sağlamak için ekonomide talebi ve kredi büyümesini sınırlamaya çalıştığı sıkı para politikasının bir göstergesi. Faizin bu kadar yüksek tutulmasıyla amaç, borçlanmayı pahalılaştırarak iç talebi soğutmak, tasarrufu teşvik etmek ve Türk lirası üzerindeki baskıyı azaltmak.
Ancak yüksek faizin ekonomide yarattığı sonuçlar tek yönlü değil. Bir yandan enflasyonla mücadelede kullanılan temel araçlardan biri olan yüksek faiz, diğer yandan krediye erişimin maliyetini artırıyor. Tüketici kredileri ve ticari krediler pahalılaştıkça hanehalkının harcama kapasitesi azalırken şirketlerin yatırım ve işletme sermayesi için finansmana ulaşması da zorlaşıyor. Bu durum kısa vadede ekonomik büyüme üzerinde baskı oluşturabiliyor.
Buradaki temel mesele, yüksek faizin tek başına ekonominin sorunlarını çözmemesi. Faiz oranı enflasyonu aşağı çekmek için gerekli koşullardan biri olabilir ancak fiyat artışlarının kalıcı biçimde gerilemesi için para politikasının yanında maliye politikası, üretim yapısı, beklentiler, döviz kuru ve ekonomik güven gibi birçok unsurun da aynı yönde hareket etmesi gerekiyor.
Türkiye’nin yüzde 37’lik faizle dünya sıralamasının üst bölümünde bulunması bu nedenle iki farklı şekilde okunabilir. Birinci bakış açısına göre yüksek faiz, enflasyonla mücadelede kararlı bir para politikası uygulandığını gösteriyor. Diğer taraftan aynı oran, ekonominin hâlâ yüksek faiz ihtiyacı duyduğu bir dönemin sürdüğüne işaret ediyor. Eğer enflasyon kalıcı biçimde düşer ve beklentiler iyileşirse Merkez Bankası’nın ilerleyen dönemde faiz indirimleri için daha geniş bir alan kazanması mümkün olabilir.
Asıl önemli olan ise Türkiye’nin bu sıralamada ne kadar süre kalacağı. Çünkü yüksek faiz bir hedef değil, ekonomik dengeleri yeniden kurmak için kullanılan bir araç. Faizlerin uzun süre yüksek kalması kredi, yatırım ve büyüme üzerinde maliyet yaratırken, erken gevşeme ise enflasyonla mücadelede elde edilen kazanımların zedelenmesi riskini taşıyor. Türkiye ekonomisinin önündeki temel denklem de burada ortaya çıkıyor: Enflasyonu düşürürken ekonomiyi aşırı biçimde yavaşlatmamak ve fiyat istikrarına ulaşırken finansman maliyetlerini sürdürülebilir seviyelere çekebilmek.
Bu nedenle yüzde 37’lik faiz oranını yalnızca “dünyanın en yüksek faizlerinden biri” olarak değerlendirmek eksik kalıyor. Rakam aynı zamanda Türkiye ekonomisinin enflasyonla mücadelede hâlâ ne kadar sıkı bir para politikasına ihtiyaç duyduğunu gösteren önemli bir gösterge. Önümüzdeki dönemde kritik soru, faiz oranının kaç puan düşeceğinden çok, enflasyon düşerken bunun kalıcı olup olmayacağı olacak. Çünkü Türkiye’nin yüksek faiz liginden çıkabilmesi, yalnızca faiz kararlarına değil, fiyat istikrarının gerçekten sağlanıp sağlanamayacağına bağlı.





















