(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Şans, adalet ve “neden ben?” sorusu üzerine
Bir insan düşünün.
Çocukluğunda sevgi dolu bir ailesi olmuş.
Ciddi bir hastalık yaşamamış.
Maddi olarak büyük sıkıntılar çekmemiş.
Anne babasını erken yaşta kaybetmemiş.
İyi bir eğitim almış.
Hayata görece güvenli bir yerden başlamış.
Şimdi başka birini düşünün.
Aynı şeylerin önemli bir kısmına hiç sahip olamamış.
Belki hastalıkla doğmuş.
Belki yoksulluk içinde büyümüş.
Belki çocukken annesini ya da babasını kaybetmiş.
Belki aile dediği yer, güvenli olması gerekirken hayatındaki ilk korkunun kaynağı olmuş.
İki insan da bunların hiçbirini seçmedi.
Ama hayat onlara aynı kartları dağıtmadı.
İşte bazen çok zor bir duygu tam burada ortaya çıkar.
İkinci insan birinciye baktığında yalnızca onun sahip olduklarını görmez.
Kendisinin sahip olamadıklarını da görür.
Ve bazen başkasının şansı insana bu yüzden dokunur.
Hatta öfkelendirir.
AMA O İNSAN SANA NE YAPTI?
Aslında hiçbir şey.
Sorunun tuhaf tarafı da burada.
Karşınızdaki insan sizi hasta etmedi.
Ailenizi o seçmedi.
Çocukluğunuzu o bozmadı.
Kaybettiğiniz insanı sizden o almadı.
Yoksulluğunuza o neden olmadı.
Belki size karşı son derece iyi biri.
Buna rağmen onun hayatına baktığınızda içinizde belli belirsiz bir rahatsızlık oluşabilir.
Çünkü insan zihni yalnızca olayları değerlendirmez.
Karşılaştırır.
Leon Festinger’in sosyal karşılaştırma kuramının temel fikirlerinden biri budur: İnsanlar kendilerini ve durumlarını anlamlandırırken başkalarını referans noktası olarak kullanırlar.[1]
Bu nedenle karşınızdaki insan bazen sadece bir insan olmaktan çıkar.
Bir ölçü birimine dönüşür.
Onun çocukluğu sizin çocukluğunuzu görünür kılar.
Onun sağlığı sizin hastalığınızı.
Onun ailesi sizin kaybınızı.
Onun rahatlığı sizin mücadelenizi.
Ve karşılaştırma ne kadar yakınsa soru da bazen o kadar sertleşir:
“Neden o?”
Ardından daha tehlikeli soru gelir:
“Neden ben değil?”
ÇÜNKÜ HAYAT GERÇEKTEN EŞİT BAŞLAMIYOR
İnsanlar hayata aynı noktadan başlamaz.
Bunu hepimiz biliyoruz.
Ama bilmek başka şeydir.
Bunun sonuçlarıyla yaşamak başka.
Felsefede Bernard Williams ve Thomas Nagel’in tartıştığı moral luck — ahlaki şans problemi tam da kontrolümüz dışında kalan koşulların hayatımızı ve hatta kim olduğumuzu ne ölçüde belirlediğini sorgular.[2]
Nagel’in tartıştığı biçimlerden biri constitutive luck, yani kabaca “kurucu şans”tır.
Hangi bedene doğduğunuz.
Hangi genetik özellikleri taşıdığınız.
Nasıl bir mizaca sahip olduğunuz.
Hangi ailede dünyaya geldiğiniz.
Çocukken hangi koşullara maruz kaldığınız.
Bunların büyük bölümünü siz seçmezsiniz.
Ama sonraki hayatınız üzerinde çok büyük etkileri olabilir.
Burada rahatsız edici bir gerçek ortaya çıkar:
Hayatın başlangıç koşulları hak edilmez.
Sağlıklı doğan çocuk bunu hak ederek kazanmadı.
Hasta doğan çocuk da hastalığını hak ederek almadı.
Sevgi dolu bir aileye doğan çocuk bunun için bir sınav vermedi.
Şiddetin olduğu bir eve doğan çocuk da yanlış bir karar vermedi.
İki çocuk da yalnızca doğdu.
Fakat başlangıç noktaları aynı değildi.
Williams ve Nagel’in “moral luck” tartışmasının rahatsız edici gücü de buradadır: Kontrolümüzün dışında kalan koşullar, yaşamlarımızı düşündüğümüzden çok daha fazla biçimlendirebilir.
Ve bunu gerçekten fark ettiğinizde şu soru ortaya çıkar:
“Madem ikimiz de seçmedik, neden bedelini yalnızca biri ödedi?”
ZİHNİMİZ ADALETSİZLİĞİ PEK SEVMEZ
Melvin Lerner’ın “adil dünya inancı” üzerine yaptığı çalışmalar insanların dünyanın bir ölçüde düzenli ve adil olduğuna, insanların çoğu zaman hak ettiklerini aldığına inanma eğiliminde olduğunu gösterdi.[3]
Bu inanç sandığımızdan daha önemlidir.
Çünkü bize psikolojik bir güvenlik sağlar.
Çalışırsam karşılığını alırım.
İyi davranırsam iyilik görürüm.
Dikkat edersem kötü şeylerden korunabilirim.
Dünya tamamen rastgele değildir.
Bunlara inanmak hayatı yaşanabilir kılar.
Fakat sorun şudur:
Hayat bazen bu anlaşmaya uymaz.
İyi insanların başına kötü şeyler gelir.
Çocuklar hastalanır.
İnsanlar erken yaşta anne babalarını kaybeder.
Bazıları yoksulluğa doğar.
Bazıları hiçbir hatası olmadığı halde çok ağır yükler taşır.
Adil dünya inancıyla bu gerçek karşı karşıya geldiğinde zihin bir açıklama arar. Lerner ve Miller’ın klasik çalışmaları ile sonraki deneysel literatür, insanların masum acıyla karşılaştıklarında adalet inançlarını korumak için çeşitli psikolojik yollar kullanabildiğini gösterir.[3,4]
Fakat bazen soru mağdura yönelmez.
Bu kez kişi kendi başına gelene bakar:
“Ben ne yaptım da bunu yaşadım?”
Ve cevap yoktur.
Sonra karşısında başka biri belirir.
Aynı bedeli ödememiştir.
İşte o zaman soru biçim değiştirir:
“Peki o ne yaptı da bunları yaşamadı?”
Yine cevap yoktur.
Çünkü bazen cevap gerçekten yalnızca şudur:
Hiçbir şey.
BELKİ DE ÖFKELENDİĞİNİZ KİŞİ, ASIL HEDEF DEĞİLDİR
Burada önemli bir ayrım var.
İnsan bazen karşısındaki kişinin mutluluğuna öfkelenmez.
Kendi mahrumiyetinin o kişide görünür hale gelmesine öfkelenir.
Bu ikisi aynı şey değildir.
Örneğin çocukluğunu ekonomik sıkıntılar içinde geçirmiş biri, varlıklı bir arkadaşının çocukluk anılarını dinlerken rahatsız olabilir.
Arkadaşı kötü bir şey anlatmıyordur.
Tam tersine:
“Her yaz ailece tatile giderdik.”
“Babam her maçımıza gelirdi.”
“Üniversite konusunda hiç maddi kaygım olmadı.”
Bunlar saldırı değildir.
Ama dinleyen kişinin zihninde başka cümleler oluşabilir:
“Biz neden hiç tatile gidemedik?”
“Benim babam neden yanımda değildi?”
“Ben neden bütün bunlarla uğraşmak zorunda kaldım?”
O anda karşıdaki insan bir düşman değildir.
Bir hatırlatıcıdır.
Ve insan bazen hatırlatıcının kendisine öfkelenir.
KISKANÇLIK HER ZAMAN “ONDA OLMASIN” DEMEK DEĞİLDİR
Kıskançlık kelimesi burada kolayca yanlış anlaşılabilir.
Bir başkasında bulunan bir şeyi istemek ile onun bunu kaybetmesini istemek aynı psikolojik deneyim değildir.
Niels van de Ven, Marcel Zeelenberg ve Rik Pieters’in çalışmalarında benign envy ve malicious envy olarak iki farklı kıskançlık biçimi ayırt edildi.[5]
Birincisinde insan kabaca şöyle düşünür:
“Onda varsa ben de ulaşmak istiyorum.”
Bu duygu kişiyi geliştirmeye yöneltebilir.
İkincisinde ise duygu farklılaşır:
“Ben ulaşamıyorsam onun da sahip olmasını istemiyorum.”
Bu kez motivasyon yukarı çıkmak değil, yukarıdakini aşağı çekmek olabilir. Deneysel çalışmalar gerçekten de bu iki kıskançlık biçiminin farklı motivasyonlarla ilişkili olduğunu gösteriyor.
Fakat burada önemli bir ayrıntı daha var.
Araştırmalar, karşıdaki kişinin avantajının hak edilmiş olup olmadığı algısının ve kişinin aradaki farkı kapatma ihtimalinin, ortaya çıkan kıskançlığın biçimini etkileyebildiğini düşündürüyor.[6]
Bir arkadaşınız sizden daha fazla çalışmış ve başarılı olmuşsa şöyle düşünebilirsiniz:
“Çalıştı. Hak etti.”
Ama mesele doğuştan gelen bir avantaj olduğunda durum farklıdır.
Sağlıklı doğmak için çalışılmaz.
İyi bir aileye doğmak için sınava girilmez.
Zengin bir aile seçilmez.
Genetik piyango kazanılmaz.
İşte tam da bu nedenle bazı karşılaştırmalar çok daha can yakıcı olabilir.
Çünkü yarış başlamadan önce skor farklıdır.
BAZEN KARŞINIZDAKİ İNSANDA “YAŞAYAMADIĞINIZ HAYATI” GÖRÜRSÜNÜZ
Belki de meselenin en derin kısmı budur.
İnsan yalnızca sahip olduğu hayatı yaşamaz.
Zihninde yaşayabileceği hayatların hayaletlerini de taşır.
“Annem ölmeseydi nasıl biri olurdum?”
“Hastalığım olmasaydı ne yapardım?”
“Çocukluğum böyle geçmeseydi bugün nasıl biri olurdum?”
“Maddi imkânlarım olsaydı nereye gelebilirdim?”
Bunların hiçbirinin kesin cevabı yoktur.
Ama zihin karşı-olgusal dünyalar üretir.
Olmayan hayatlar.
Sonra bazen karşımıza biri çıkar.
Ve garip biçimde o kişi, yaşayamadığımız hayatlardan birine benzer.
İşte o zaman yalnızca onun bugününe bakmayız.
Kendi ihtimallerimize de bakarız.
Belki onun ailesi bize sahip olamadığımız aileyi gösterir.
Onun sağlığı kaybettiğimiz bedensel özgürlüğü.
Onun kariyeri ulaşabileceğimizi düşündüğümüz yeri.
Onun huzuru yaşayabileceğimiz başka bir çocukluğu.
Bu yüzden bazı insanlar bizi hiçbir yanlış yapmadan yaralayabilir.
Çünkü varlıkları bir kaybı hatırlatır.
TRAVMA YALNIZCA OLANI DEĞİL, DÜNYAYA BAKIŞI DA DEĞİŞTİREBİLİR
Ronnie Janoff-Bulman’ın “shattered assumptions” yaklaşımı, ağır yaşam olaylarının insanın yalnızca duygularını değil, dünyaya ilişkin temel varsayımlarını da sarsabileceğini savunur.[7]
Dünya güvenlidir.
Dünya anlamlıdır.
Ben değerliyim ve büyük ölçüde güvendeyim.
Birçok insan bu varsayımları açıkça düşünmez.
Onlarla yaşar.
Ta ki hayat onları kırana kadar.
Janoff-Bulman’ın çalışmasının merkezindeki fikir, travmatik yaşantının kişinin dünyanın iyiliği, anlamlılığı ve kendi değeri hakkındaki temel kabullerini sarsabilmesidir.
Bundan sonra başka insanların rahatlığı insana tuhaf gelebilir.
“Nasıl bu kadar rahat olabiliyor?”
“Hayatın her an değişebileceğini bilmiyor mu?”
“Gerçekten dünyanın güvenli bir yer olduğunu mu düşünüyor?”
Belki düşünüyor.
Çünkü henüz aksini öğrenmek zorunda kalmamış olabilir.
Ve işte bu da öfke yaratabilir.
Çünkü bazen birinin masum güven duygusu, diğerine kendi kaybettiği güveni hatırlatır.
FAKAT BURADA BİR HATA YAPMAK ÇOK KOLAY
Bütün bunları anlamak, şanslı görünen kişiyi suçlu yapmak anlamına gelmez.
Bu çok önemli.
Çünkü adaletsizliğin bir tarafında avantajlı olmak, otomatik olarak o adaletsizliğin faili olmak değildir.
Sağlıklı bir insan sizin hastalığınızın nedeni değildir.
İyi bir ailesi olan insan sizin çocukluğunuzu bozmadı.
Varlıklı doğan biri sırf varlıklı doğduğu için sizin yoksulluğunuzu yaratmış değildir.
Dolayısıyla iki ayrı şeyi aynı anda kabul etmek mümkündür:
Hayat gerçekten adaletsiz olabilir.
Ve:
Karşımızdaki insan bu adaletsizliğin suçlusu olmayabilir.
Bu ayrımı yapamadığımızda öfke yanlış adrese teslim edilir.
“NEDEN O?” SORUSUNUN ALTINDA ÇOĞU ZAMAN BAŞKA BİR SORU VARDIR
İlk bakışta insan şöyle düşünür:
“O neden bu kadar şanslı?”
Ama biraz daha derine inildiğinde soru değişir:
“Ben neden bunlara sahip olamadım?”
Biraz daha derine indiğinizde ise asıl yara ortaya çıkabilir:
“Ben bunların hiçbirini hak etmedim.”
İşte bu cümle önemlidir.
Çünkü bazen öfkenin altında kıskançlıktan çok yas vardır.
Kaybedilen bir insanın yası.
Kaybedilen sağlığın yası.
Yaşanamamış bir çocukluğun yası.
Kaçırılmış fırsatların yası.
Hatta hiç var olmamış bir hayatın yası.
Ve yas her zaman ağlayarak yaşanmaz.
Bazen öfke olarak çıkar.
PEKİ BU DUYGU İNSANI KÖTÜ BİRİ Mİ YAPAR?
Hayır.
Duygunun ortaya çıkması ile o duyguya göre davranmak farklı şeylerdir.
İnsanın içinde bir anlığına,
“Keşke onun da hayatı bu kadar kolay olmasaydı”
düşüncesinin belirmesi rahatsız edici olabilir.
Ama insan zihni her zaman ahlaki olarak kusursuz düşünceler üretmez.
Asıl mesele o düşüncenin ardından ne yaptığımızdır.
Karşımızdakini cezalandırıyor muyuz?
Başarısını küçümsüyor muyuz?
Mutluluğunu değersizleştiriyor muyuz?
Yoksa duygunun altındaki gerçek soruyu görebiliyor muyuz?
Belki de soru hiçbir zaman:
“Onun elindekini nasıl alabilirim?”
değildi.
Belki asıl soru hep şuydu:
“Ben kaybettiğim şeyle nasıl yaşayacağım?”
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü birincisinin cevabı başkasında aranır.
İkincisinin cevabı ise insanın kendi hayatında.
SONUNDA MESELE ŞANS DEĞİL, ADALETTİR
İnsan hayatında bazı eşitsizlikleri çalışarak kapatabilir.
Bazılarını değiştirebilir.
Bazı yaralarını onarabilir.
Ama bazı başlangıç koşullarını geri dönüp değiştiremez.
Çocukluğunuzu yeniden yaşayamazsınız.
Ölen bir insanı geri getiremezsiniz.
Doğduğunuz aileyi seçemezsiniz.
Geçmişte sahip olmadığınız yılları sonradan satın alamazsınız.
Bu gerçeği kabul etmek kolay değildir.
Çünkü insan zihni yalnızca acıdan değil, anlamsız acıdan da rahatsız olur.
“Bunun bir nedeni olmalı” der.
Bazen yoktur.
Bazen hayat gerçekten eşit dağıtmaz.
Ve belki yetişkinliğin en zor kabullerinden biri budur:
Başkasının sahip olduğu şey onun suçu değildir.
Ama sizin sahip olamadığınız şey de sizin suçunuz olmayabilir.
Bu iki cümleyi aynı anda taşıyabilmek kolay değildir.
Fakat öfkenin yönünü değiştiren şey tam da budur.
Çünkü o zaman insan karşısındakine bakıp,
“Sen neden sahipsin?”
diye sormayı yavaş yavaş bırakabilir.
Ve çok daha gerçek bir soruyla baş başa kalır:
“Ben sahip olamadığım şeylerle nasıl yaşayacağım?”
Belki iyileşme de tam burada başlar.
Çünkü bazen insanın öfkelendiği kişi aslında karşısındaki değildir.
Karşısındaki insan, hayatın kendisine daha farklı davranabileceğinin kanıtıdır.
Ve canımızı yakan da bazen tam olarak budur.
Kaynaklar
- Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140.
- Williams, B., & Nagel, T. (1976). Moral luck. Proceedings of the Aristotelian Society, Supplementary Volume, 50. Nagel’in makalesi daha sonra Mortal Questions (1979) içinde yayımlanmıştır.
- Lerner, M. J., & Miller, D. T. (1978). Just world research and the attribution process: Looking back and ahead. Psychological Bulletin, 85(5), 1030–1051.
- Hafer, C. L., & Bègue, L. (2005). Experimental research on just-world theory: Problems, developments, and future challenges. Psychological Bulletin, 131(1), 128–167.
- Van de Ven, N., Zeelenberg, M., & Pieters, R. (2009). Leveling up and down: The experiences of benign and malicious envy. Emotion, 9(3), 419–429.
- Van de Ven, N., Zeelenberg, M., & Pieters, R. (2012). Appraisal patterns of envy and related emotions. Motivation and Emotion, 36, 195–204.
- Janoff-Bulman, R. (1992). Shattered Assumptions: Towards a New Psychology of Trauma. Free Press.
- Psychological impact of parental loss in children: A systematic review. (2026). Neuropsychiatrie de l’Enfance et de l’Adolescence. doi:10.1016/j.neurenf.2026.03.003.





















