(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’de iş gücü piyasası yeniden sarsılıyor. Yıl sonu bilançolarını düzeltme telaşına kapılan şirketler, faturayı bir kez daha çalışanlara kesiyor. On binlerce kişi işini kaybederken, resmi istatistikler hâlâ “istikrarlı tablo” açıklamakla meşgul. Ancak sokaktaki gerçek bambaşka. Çalışanlar artan maliyetler, düşük ücretler ve belirsizlik arasında sıkışmış durumda.
RAKAMLAR GERÇEĞİ YANSITMIYOR
TÜİK’in son verilerine göre işsizlik oranı yüzde 8,6 seviyesinde. Fakat bu oran artık toplumda inandırıcılığını yitirdi. Çünkü çalışabilir nüfusun önemli bir kısmı iş aramaktan vazgeçmiş, bir kısmı ise yarı zamanlı, güvencesiz işlerle ayakta kalmaya çalışıyor. Geniş tanımlı işsizlik 10 milyonun üzerinde seyrediyor.
BİLANÇO UĞRUNA EMEKÇİLER GÖZDEN ÇIKARILIYOR
Yıl sonu yaklaşırken, firmalar bilançolarını düzeltmek için en kolay yolu tercih ediyor: İşçi çıkarmak. Tekstil, hazır giyim, lojistik ve inşaat sektörlerinde toplu işten çıkarmalar hızla artıyor. Büyük markalar bile “tasarruf” gerekçesiyle yüzlerce çalışanı kapı önüne koyuyor. Şirketlerin mali tabloları kurtarılırken, binlerce aile geçim derdiyle baş başa kalıyor. Ekonomistler bu tabloyu “sistemin insan yerine rakamı öncelemesi” olarak tanımlıyor. Başka bir deyişle, şirketler kârını, hükümet ise istatistiğini korumaya çalışırken, bedel yine emekçiye ödetiliyor.
EKONOMİDEKİ KIRILGANLIK DERİNLEŞİYOR
Hazır giyim sektörü son iki yılda 320 binden fazla istihdam kaybetti. Defacto 450 kişiyi işten çıkardı, KFC ve Pizza Hut’ın Türkiye operasyonlarını yürüten şirket iflas sürecine girdi. Yüksek faiz oranları, artan enerji maliyetleri ve daralan iç talep birleşince, işverenler “tasarruf” adı altında önce çalışanlarını gözden çıkarıyor. Bu tablo, ekonomideki kırılganlığın ve üretim yapısındaki zayıflığın en açık göstergesi haline geliyor. Üretim kapasitesini artırmak yerine personel sayısını azaltmak, kısa vadeli kârı kurtarıyor ama uzun vadede istihdam piyasasını çökertiyor.
BÜYÜME HİKÂYELERİ HALKI KANDIRMIYOR
Türkiye’de son yıllarda “büyüme” hikâyeleri sık sık manşetlere taşınıyor, ancak bu büyümenin bedelini ödeyenler görünmez kılınıyor. Çalışanlar yoksullaşıyor, gelir dağılımı uçurumu derinleşiyor. İşten çıkarılanlar çoğaldıkça, gençler ve kadınlar iş gücü piyasasından uzaklaşıyor. Umudunu kaybedenler artık iş aramıyor bile. Böylece resmi verilerde işsizlik düşük görünse de gerçekte toplum sessiz bir işsizlik krizinin içinde sürükleniyor. Bir ekonomistin ifadesiyle, “Bir ülkede işten çıkarılanlar çoğalıyor, kalanlar da geçinemiyorsa; orada istihdam değil, sessiz bir yoksulluk rejimi vardır.”
2026 İŞSİZLİKTE KARA BİR YIL OLABİLİR
Önümüzdeki aylarda tablo daha da sertleşecek. Yıl sonu bilanço kapanışları, daralan talep ve yüksek maliyet baskısı birleştiğinde işten çıkarmalar hız kazanacak. 2026’nın ilk yarısında resmi işsizlik oranının yeniden çift haneye çıkması, genç işsizliğin ise yüzde 25’in üzerine tırmanması bekleniyor. Ancak yetkililer hâlâ “dengelenme” söylemini sürdürmekte ısrar ediyor. Görünen o ki, bu denge yalnızca kağıt üzerinde var; hayatın gerçeğinde değil.
GERÇEK İSTİKRAR, EMEK ÜZERİNE KURULUR
Artan işten çıkarmalar, Türkiye ekonomisinin kırılgan yapısını bir kez daha ortaya koyuyor. Kârı korumak için emek feda ediliyor, istatistik uğruna insanlar işsiz bırakılıyor. Gerçek istikrar, kimsenin yıl sonunda “tasarruf kalemi” olarak görülmediği bir ekonomik düzende mümkün olabilir. Bugün binlerce işçinin yaşadığı belirsizlik, yarının toplumsal huzurunu tehdit ediyor. Türkiye’nin artık istikrar söylemine değil, adalet temelli bir istihdam politikasına ihtiyacı var.






















