(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’nin 2026’da COP31’e başkanlık edeceği bir dönemde sera gazı emisyonlarındaki artış dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Avrupa Komisyonu Ortak Araştırma Merkezi’nin (JRC) verilerine göre Türkiye’nin sera gazı emisyonları 2025 yılında yüzde 4,2 arttı. Böylece Türkiye, dünyanın en büyük 16 emisyon kaynağı arasında emisyonlarını en hızlı artıran ülke oldu.
Küresel tablo ise Türkiye’den oldukça farklı bir yön gösteriyor. Dünya genelinde sera gazı emisyonları 2025’te yüzde 0,7 artarken, Türkiye’deki artış bunun yaklaşık altı katına ulaştı. Aynı dönemde Japonya’nın emisyonları yüzde 1,4, Avustralya’nın yüzde 1,3, Brezilya’nın yüzde 0,9, Avrupa Birliği’nin ve Hindistan’ın yüzde 0,2, Rusya’nın ise yüzde 0,1 geriledi. Dünyanın en büyük emisyon kaynağı olan Çin’deki artış ise yüzde 0,1 ile sınırlı kaldı.
Bu karşılaştırma Türkiye açısından yalnızca bir istatistik meselesi değil. Çünkü Türkiye, önümüzdeki dönemde küresel iklim müzakerelerinin merkezinde yer alacak. COP31’in Antalya’da düzenlenmesi ve Türkiye’nin konferansa başkanlık edecek olması, ülkenin iklim politikalarının uluslararası kamuoyu tarafından daha yakından izlenmesi anlamına geliyor.
Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefi bulunuyor. Ancak net sıfıra ulaşmak yalnızca uzun vadeli bir hedef açıklamakla değil, bugünden itibaren emisyonların hangi yönde hareket ettiğini değiştirmekle mümkün. 2025 verileri bu açıdan ters yönde ilerleyen bir tabloya işaret ediyor. Emisyonların yüzde 4,2 artması, ekonomik büyüme ile karbon salımı arasındaki ilişkinin hâlâ önemli ölçüde devam ettiğini gösteriyor.
Buradaki temel mesele, Türkiye’nin enerji ve üretim yapısının dönüşüm hızı. Elektrik üretiminde fosil yakıtların ağırlığı, sanayinin enerji ihtiyacı, ulaştırmadaki petrol tüketimi ve binaların enerji kullanımı emisyonların temel kaynakları arasında bulunuyor. Yenilenebilir enerji kapasitesindeki artış önemli olsa da toplam ekonomik faaliyet içindeki karbon yoğunluğunu azaltmak için yalnızca kapasite artışı yeterli olmayabiliyor.
Üstelik Türkiye’nin emisyon artışı, küresel ekonomide düşük karbonlu dönüşümün hız kazandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Büyük ekonomilerin tamamı aynı ölçüde emisyon azaltımı gerçekleştirmese de Japonya, Avustralya, Brezilya, Hindistan, Rusya ve Avrupa Birliği gibi önemli yayıcıların 2025 yılında düşüş kaydetmesi, ülkelerin ekonomik faaliyetlerini daha düşük emisyonla sürdürme arayışının güçlendiğini gösteriyor.
Türkiye açısından COP31 bu nedenle yalnızca diplomatik bir organizasyon olmayacak. Konferans, Türkiye’nin dünyaya hangi iklim politikası çerçevesini sunduğunun da önemli bir göstergesi haline gelecek. Bir tarafta 2053 net sıfır hedefi ve uluslararası iklim diplomasisinde üstlenilen rol, diğer tarafta ise 2025’te yüzde 4,2’ye ulaşan emisyon artışı bulunuyor.
Türkiye, ekonomik büyümesini sürdürürken sera gazı emisyonlarını nasıl aşağı çekecek? COP31 başkanlığı Türkiye’ye bu soruya yalnızca uluslararası toplantılarda değil, kendi enerji, sanayi, ulaşım ve şehirleşme politikalarında da somut yanıt verme sorumluluğunu artırıyor.
Çünkü iklim hedefleri açısından belirleyici olan yalnızca 2053 yılında ulaşılması planlanan sonuç değil, o tarihe kadar emisyonların hangi hızla ve hangi politikalarla azaltılacağı. 2025 verileri ise Türkiye’nin önünde hâlâ ciddi bir dönüşüm ihtiyacı bulunduğunu gösteriyor.





















