(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’nin siyasi gündemi haftalardır parti içi hesaplaşmalar, karşılıklı suçlamalar ve vekil transferi tartışmalarıyla dolup taşıyor. Ekranlarda ve gazete manşetlerinde bu çekişmeler saatlerce yer bulurken, milyonlarca emeklinin ve dar gelirlinin her ay yaşadığı geçim mücadelesi haber bültenlerinde çoğu zaman birkaç saniyelik bir alt bant geçmenin ötesine gidemiyor. Oysa rakamlar, göz ardı edilen bu tablonun boyutunun hiç de küçük olmadığını gösteriyor.
Türk-İş’in Haziran 2026 verilerine göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması 35.759 TL’ye, gıda dışındaki zorunlu harcamalarla birlikte yoksulluk sınırı ise 116.478 TL’ye yükseldi. Bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti de 46 bin TL’yi aştı.
Temmuz ayına gelindiğinde tablo daha da ağırlaştı. Birleşik Metal-İş’e bağlı BİSAM’ın hesaplamalarına göre açlık sınırı 36.324 TL’ye, yoksulluk sınırı 119.330 TL’ye çıktı. Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu’nun araştırması da benzer bir tablo çiziyor: açlık sınırı 38.216 TL, yoksulluk sınırı 117.336 TL. Memur ailelerini esas alan BES-AR’ın hesaplamasında ise yoksulluk sınırı 120.669 TL’ye kadar uzanıyor.
Bu tüm veriler, farklı kurumların farklı yöntemleriyle hesaplanmış olsa da ortak bir gerçeği işaret ediyor: Bir ailenin insanca yaşayabilmesi için gereken gelir, geniş kesimlerin fiilen eline geçen gelirin çok üzerinde.
Bu göstergeler, emekli maaşları ve asgari ücretle yan yana konduğunda daha da çarpıcı hale geliyor. 2026 yılı başında asgari ücret 28.075 TL olarak belirlendi; yani tek başına yaşayan bir çalışanın “yaşama maliyeti” olarak hesaplanan rakamın bile gerisinde kaldı. En düşük emekli aylığı ise yılın başında 20.000 TL’ye yükseltilmişti; yaz aylarında yapılan enflasyon farkı ve zam düzenlemeleriyle en düşük memur emekli aylığı 31.527 TL’ye, en düşük SSK/Bağ-Kur emekli maaşı ise 23.552 TL civarına çıktı.
Yani milyonlarca emekli, resmî olarak hesaplanan 116-120 bin TL bandındaki yoksulluk sınırının çok altında, kimi zaman bunun beşte biri kadar bir gelirle hayatını sürdürmeye çalışıyor. Kira, elektrik, doğalgaz, sağlık ve gıda kalemlerindeki artışlar bu makasın her geçen ay biraz daha açılmasına neden oluyor.
Bu ağır tabloya rağmen kamuoyu tartışmasının büyük bölümü; parti içi krizler, kongre süreçleri, transferler ve karşılıklı polemikler etrafında şekilleniyor. Bu durum, siyaset bilimciler ve ekonomistler tarafından sık sık dile getirilen bir eleştiriyi yeniden gündeme taşıyor: Günlük siyasi çekişmelerin yarattığı yoğun “gürültü”, ekonomik sıkıntı yaşayan kesimlerin sesinin kamusal tartışmada yeterince yer bulmasını zorlaştırıyor.
Emekli dernekleri ve işçi sendikaları, açlık ve yoksulluk sınırı raporlarını her ay düzenli olarak kamuoyuyla paylaşarak bu tabloyu görünür kılmaya çalışıyor. Ancak bu raporların ürettiği veriler, siyasi gündemin hızla değişen akışında çoğu zaman bir günlük haber olmanın ötesine geçemiyor; kalıcı bir kamusal tartışma ya da somut bir politika baskısına dönüşemiyor.
Sonuç olarak ortada iki paralel gündem var: Bir yanda siyasi aktörler arasındaki günlük çekişmelerin belirlediği, ekranları ve manşetleri dolduran bir gündem; diğer yanda ise emeklisinden asgari ücretlisine, dar gelirli hanelerin her ay biraz daha zorlaştığı bir geçim mücadelesi. Veriler, ikinci gündemin göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir kesimi ilgilendirdiğini gösteriyor. Sorun, bu verilerin yokluğu değil; kamuoyunun ve gündemin bunlara ayırdığı sınırlı zaman ve alan.























