(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’de kırmızı et artık yalnızca sofraların değil, ekonominin de en önemli gündem maddelerinden biri haline geldi. Son yıllarda hızla yükselen fiyatlar, eti milyonlarca vatandaş için lüks bir tüketim ürününe dönüştürürken, yaşanan gelişmeler sorunun yalnızca pahalılıktan ibaret olmadığını ortaya koyuyor. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın denetimlerinde peş peşe ortaya çıkan taklit ve tağşiş vakaları, tüketicilerin ödediği yüksek bedelin karşılığında gerçekten dana ya da kuzu eti tüketip tüketmediği sorusunu da gündeme taşıyor.
Türkiye, uzun yıllardır kırmızı ette arz açığını kapatabilmek için canlı hayvan, besilik dana ve karkas et ithalatına başvuruyor. Buna rağmen fiyatlar gerilemiyor. Hayvancılık sektörüne sağlanan milyarlarca liralık destek, üretimi artırmaya yönelik teşvikler ve ithalat politikaları bugüne kadar tüketici fiyatlarında kalıcı bir rahatlama sağlayamadı. Son olarak TÜİK’in açıkladığı verilere göre kırmızı et üretimi 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 10,5 azalarak 2 milyon 105 bin tondan 1 milyon 885 bin tona düştü. Üretimdeki gerileme, zaten sınırlı olan arzı daha da daraltırken fiyatların yükselmeye devam etmesine zemin hazırladı.
Fiyatların ulaştığı seviye, Türkiye’nin kişi başına kırmızı et tüketiminde gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmasına da neden oluyor. OECD verileri, Türkiye’de kırmızı et tüketiminin birçok gelişmiş ülkeye kıyasla düşük olduğunu ortaya koyuyor. Artan maliyetler nedeniyle kırmızı et birçok aile için düzenli tüketilebilen bir gıda olmaktan çıkarken, et tüketimindeki düşüş yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda beslenme açısından da önemli bir sorun haline geliyor.
Ancak son dönemde kamuoyunun gündemine taşınan denetim sonuçları, fiyatların ötesinde daha büyük bir güven krizine işaret ediyor. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2026 yılının ilk yedi ayında yayımladığı “Sağlığı Tehlikeye Düşürecek Gıdalar” listesinde 29 ayrı tek tırnaklı et vakasının yer alması dikkat çekti. Denetimlerde at ve eşek etinin dana eti olarak piyasaya sürüldüğü tespit edilirken, bu vakaların yalnızca kasaplarda satılan parça etlerle sınırlı olmadığı görüldü. Kıyma, sucuk, köfte, kavurma, tantuni, beyran, pide harcı ve farklı pişmiş et ürünlerinde de benzer uygunsuzluklara rastlandı.
Sorun yalnızca tek tırnaklı et kullanımıyla da sınırlı değil. Aynı dönemde yayımlanan “Taklit ve Tağşiş” listesinde et ve et ürünlerine ilişkin 184 farklı uygunsuzluk tespit edildi. Bazı ürünlerde mekanik ayrılmış tavuk eti, bazı sucuklarda kanatlı eti, bazı kıyma ve işlenmiş et ürünlerinde ise deri dokusu, baş eti ve farklı hayvansal dokular bulundu. Bu tablo, tüketicinin ödediği fiyat ile satın aldığı ürün arasındaki güven ilişkisinin giderek zayıfladığını gösteriyor.
Denetim sonuçlarının coğrafi dağılımı da dikkat çekiyor. Türkiye’nin gastronomi alanında öne çıkan şehirleri arasında yer alan Adana ve Mersin, açıklanan listelerde sıkça yer aldı. Tantuni, beyran, kavurma, ciğer ve çeşitli et ürünlerinde yapılan tespitler, yalnızca ilgili işletmeleri değil, söz konusu şehirlerin yıllar içinde oluşturduğu gastronomi markasını da olumsuz etkiliyor. Elbette birkaç işletmenin yaptığı usulsüzlüğü bütün sektörle özdeşleştirmek doğru değil. Ancak aynı bölgelerde benzer vakaların tekrar etmesi, denetim mekanizmalarının etkinliği konusunda soru işaretleri oluşturuyor.
Bu noktada tartışma yalnızca denetim sayısına değil, uygulanan yaptırımların caydırıcılığına da uzanıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yeni düzenlemeleriyle taklit ve tağşiş yapan işletmelere uygulanacak idari para cezalarının üst sınırı milyonlarca liraya çıkarılmış olsa da aynı işletmelerin farklı yıllarda yeniden ifşa edilmesi cezaların tek başına yeterli olmadığını düşündürüyor. Gıda sahteciliğinden elde edilen kazanç ile uygulanan yaptırımlar arasındaki dengenin kurulamadığı yönündeki eleştiriler de bu nedenle giderek artıyor.
Türkiye’nin kırmızı ette yaşadığı sorun artık yalnızca üretim yetersizliği veya yüksek fiyatlarla açıklanabilecek bir tablo olmaktan çıktı. Bir yandan üretim azalırken diğer yandan ithalat devam ediyor, buna rağmen fiyatlar düşmüyor. Üstelik tüketici yüksek bedeller ödeyerek satın aldığı ürünün gerçekten et olup olmadığını da sorgulamak zorunda kalıyor. Bu durum, gıda güvenliğinin ekonomik boyutunun ötesinde halk sağlığı ve tüketici hakları açısından da stratejik bir meseleye dönüştüğünü gösteriyor.
Et fiyatlarının gelecekte düşmesi, üretimin artması veya ithalat ihtiyacının azalması mümkün olabilir. Ancak gıda sektöründe kaybedilen güvenin yeniden inşa edilmesi çok daha uzun ve zorlu bir süreç gerektiriyor. Tüketicinin beklentisi artık yalnızca daha uygun fiyatlı et değil; satın aldığı ürünün etikete uygun, güvenilir ve sağlıklı olduğundan emin olabileceği bir denetim sisteminin oluşturulması. Ekonomik krizler zamanla aşılabilir, ancak güven kaybının telafisi çoğu zaman fiyatların düşmesinden daha uzun sürüyor.






















