(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye ekonomisi, son yılların en sancılı dönemlerinden birine sessizce ilerliyor. Sanayi üretiminde gerileme, reel sektörün finansman sıkıntısı ve halkın giderek ağırlaşan geçim mücadelesi, toplumun her kesimini etkiliyor. Ancak tüm bu gerçekler, sık sık değişen ve çoğu zaman dikkat dağıtıcı nitelikteki gündemlerle gölgede kalıyor. Yaz aylarında görece “rahatlatıcı” bir hava yaratılmaya çalışılsa da sonbaharda vatandaşların ve işletmelerin karşılaşacağı tablo çok daha sert olacak gibi görünüyor.
SANAYİ ÜRETİMİNDE ALARM ZİLLERİ
Sanayi sektörü, Türkiye ekonomisinin lokomotifi olarak anılırken bugünlerde ciddi bir dar boğazdan geçiyor. Özellikle imalat sanayindeki kapasite kullanım oranları son yılların en düşük seviyelerine geriledi. Haziran ayında açıklanan PMI (Satın Alma Yöneticileri Endeksi) 46,7 seviyesine düşerek sektördeki daralmayı gösteriyor. Nisan sanayi üretim endeksi aylık %3,1 daralırken, yıllık bazda %3,3 artış gösterdi; bu tablo, durgun iç talep ve exportdaki ivme kaybını işaret ediyor. Bu rakamlar, firmaların hem iç hem de dış siparişlerde keskin bir düşüş yaşadığını gösteriyor.
Sanayiciler, yüksek enerji fiyatları, ithalata bağlı hammadde maliyetleri ve öngörülemez kur dalgalanmaları nedeniyle yatırım kararlarını ertelemek zorunda kalıyor. Pek çok üretici, büyüme hedeflerini askıya alırken, bazıları iflasın eşiğinde faaliyet göstermeye çalışıyor. Enerji ve lojistik giderlerindeki artış, özellikle ihracatçı firmaları küresel pazarda rekabet edemez hale getiriyor.
REEL SEKTÖRÜN DAYANMA GÜCÜ ZAYIFLIYOR
Reel sektör, art arda gelen maliyet artışları ve yüksek faiz oranları nedeniyle nefes alamaz duruma geldi. Ticari kredi faizlerinin %50’yi aşması, özellikle KOBİ’leri finansman kaynaklarından uzaklaştırıyor. Artık birçok şirket, yeni yatırımları bir kenara bırakmış durumda ve yalnızca mevcut borçlarını çevirebilmenin yollarını arıyor.
Buna ek olarak, konkordato ve iflas başvurularında son aylarda ciddi bir artış yaşanıyor. 2025’in ilk 5 ayında 2.235 konkordato başvurusuyla geçen yılın tamamının seviyesine yaklaşılmış. Özellikle tekstil, mobilya, otomotiv yan sanayi ve gıda sektörlerinde ayakta kalmak giderek zorlaşıyor. Öngörülemez ekonomik iklim, firmaları hem iç hem dış piyasalarda daha temkinli hareket etmeye zorluyor. Uzun vadeli plan yapma kabiliyetinin yok olması, reel sektörü adeta “günü kurtarma” stratejisine mahkûm bırakıyor.
HALKIN SIRTINDAKİ YÜK DAHA AĞIR
Halk cephesinde durum, istatistiklerin de ötesinde bir gerçekliği yansıtıyor. Gıda, enerji, kira ve temel tüketim maddelerindeki fiyat artışları, sabit ve dar gelirli kesimler üzerinde ağır bir baskı kuruyor. Ücret artışları, hızla yükselen enflasyonun gerisinde kalıyor. Halk, pazar filesini doldurmakta, fatura ödemekte ve kira karşılamada büyük zorluk çekiyor.
Birçok genç, istihdamdaki belirsizlik nedeniyle iş aramaktan vazgeçerken, kalifiye iş gücünün yurtdışına yönelme eğilimi de giderek güçleniyor. Eğitimli genç nüfusun umutsuzluğu, uzun vadede beyin göçünü hızlandıracak bir tehdit oluşturuyor. Hane halkı borç yükünün artması, tüketici kredilerinin geri ödemelerinde aksamalara yol açıyor ve zincirleme bir ekonomik kırılganlığı tetikliyor.
SUNİ GÜNDEMLERLE DAĞITILAN DİKKAT
Türkiye kamuoyu, neredeyse her hafta değişen ve çoğu zaman dikkat dağıtma amacı güden yeni gündemlerle meşgul ediliyor. Bir gün yeni bir yargı krizi, ertesi gün uluslararası bir gerilim veya iç siyasetteki çekişmeler. Bu gündemlerin sıklığı ve sertliği, ekonomik kriz gerçeklerinin kamuoyunun odağından uzaklaştırılmasına hizmet ediyor.
Ancak bütün bu tartışmalar, temel sorunları çözmek bir yana, giderek daha derinleşen bir güven bunalımını körüklüyor. Vatandaş, günlük sorunlarını tartışmak ve çözüm aramak yerine, yapay krizler üzerinden şekillenen bir tartışma atmosferine çekiliyor. Oysa asıl konuşulması gereken konu; üretimin, istihdamın ve gelir düzeyinin nasıl sürdürülebilir hale getirileceği.
SONBAHARDA DAHA ZOR BİR TABLO
Yaz aylarında mevsimsel hareketlilik ve turizm gelirleriyle kısmen yumuşayan ekonomik sıkıntılar, sonbahara girerken daha sert bir yüzle geri dönecek. Ekonomistler, Eylül ayından itibaren artacak maliyet baskıları, yükselen enerji fiyatları ve kredi geri ödemelerinde yaşanabilecek aksaklıkların yeni bir dalga yaratmasından endişe ediyor.
Özellikle kış aylarına girerken enerji maliyetlerinin artması hem sanayiciyi hem vatandaşı yeni bir krize sürükleyebilir. Alım gücündeki sürekli erime, iç talebi iyice daraltırken, üretim kapasitesi de bununla paralel bir şekilde düşmeye devam edecek. Eğer gerekli yapısal reformlar ve gerçekçi ekonomik adımlar atılmazsa, sonbahar ayları birçok işletme ve hane için çok daha zor geçecek.
ÇÖZÜM İÇİN GECİKMEDEN ADIM ATILMALI
Uzmanlar, Türkiye’nin bu döngüden çıkabilmesi için güçlü yapısal reformlara, bağımsız kurumlara ve şeffaf bir ekonomi politikasına ihtiyaç olduğunu vurguluyor. Hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi, finansmana erişim koşullarının iyileştirilmesi ve reel sektörün desteklenmesi, ekonomik toparlanmanın temel taşı olarak öne çıkıyor. Sürekli ertelenen çözümler, yalnızca günü kurtarmaya yararken, ülkenin uzun vadede daha derin bir ekonomik darboğaza sürüklenmesine zemin hazırlıyor.
Türkiye ekonomisi bir yol ayrımında bulunuyor. Sanayi, reel sektör ve halk üzerindeki baskı her geçen gün artarken, suni gündemlerin gölgesinde kalan gerçek sorunlar hızla büyüyor. Yaz aylarında göz ardı edilen sıkıntılar, sonbaharda çok daha sert bir şekilde kapıyı çalacak.






















