(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’nin Avrupa’daki asgari ücret sıralamasındaki yeri, son yıllarda ekonomide yaşanan en temel sorunlardan birini yeniden gözler önüne seriyor. Eurostat’ın 2026 yılı temmuz verilerine göre Türkiye, 621 euroluk brüt asgari ücretle Avrupa’nın alt sıralarında yer alırken, yalnızca Bulgaristan, Arnavutluk, Moldova ve Ukrayna’nın üzerinde bulunuyor. Bu tablo, tek başına bir sıralama değişikliğinden ibaret değil; Türkiye ekonomisinde enflasyon, kur istikrarsızlığı ve gelir dağılımına ilişkin yapısal sorunların ücretler üzerindeki etkisini de ortaya koyuyor.
Asgari ücret, bir ülkedeki en düşük yasal ücret olmasının ötesinde, ekonomik büyümenin çalışanlara ne ölçüde yansıdığını gösteren önemli göstergelerden biri olarak kabul ediliyor. Avrupa’nın en yüksek asgari ücretine sahip Lüksemburg’da çalışanlar aylık 2 bin 771 euro kazanırken, Almanya ve İrlanda da 2 bin euronun üzerinde ücret uygulayan ülkeler arasında yer alıyor. Türkiye ise uzun yıllardır Avrupa’nın orta gelir grubunda değerlendirilmesine rağmen ücret sıralamasında alt ligde yer almaya devam ediyor. Bu durum, kişi başına milli gelir ile çalışanların elde ettiği gelir arasındaki makasın giderek açıldığını gösteriyor.
Türkiye’nin sıralamadaki gerilemesinin en önemli nedenlerinden biri, Türk lirasının euro karşısındaki değer kaybı olarak öne çıkıyor. Eurostat hesaplamalarını ulusal para birimlerini euroya çevirerek yaptığı için döviz kurundaki her yükseliş, maaşların uluslararası karşılığını aşağı çekiyor. Nitekim yılın ilk yarısında 654 euro seviyesinde bulunan Türkiye’nin brüt asgari ücreti, ikinci yarıda 621 euroya gerileyerek Kuzey Makedonya’nın da gerisine düştü. Bu tablo, ücret artışlarının kurdaki değişimi telafi etmekte yetersiz kaldığını gösteriyor.
Ancak mesele yalnızca döviz kuru değil. Türkiye’de son yıllarda ücretler nominal olarak artmasına rağmen yüksek enflasyon nedeniyle satın alma gücü aynı hızla yükselmiyor. Özellikle kira fiyatları, gıda harcamaları, ulaşım ve enerji maliyetlerindeki artış, ücret artışlarının kısa sürede erimesine neden oluyor. Böylece çalışanların cebine giren para artsa da günlük yaşam standartlarında aynı oranda bir iyileşme hissedilmiyor.
Bu nedenle satın alma gücü paritesi (PPS) hesaplamaları da tek başına iyimser bir tablo sunmuyor. PPS sistemi, ülkelerdeki fiyat seviyelerini dikkate aldığı için Türkiye’nin euro bazındaki sıralamaya göre daha üst sıralarda yer almasına imkan tanıyabiliyor. Ancak ekonomik gerçeklik, özellikle büyükşehirlerde yaşayan milyonlarca asgari ücretli açısından farklı bir tablo ortaya koyuyor. Barınma maliyetlerinin hızla yükseldiği, temel tüketim ürünlerinin düzenli olarak zamlandığı bir ortamda satın alma gücündeki göreli avantaj günlük hayata sınırlı şekilde yansıyor.
Türkiye açısından dikkat çeken bir başka unsur ise asgari ücretin çalışma hayatındaki rolünün değişmesi. Gelişmiş Avrupa ülkelerinde asgari ücret, iş gücünün sınırlı bir bölümünü ilgilendiren taban ücret niteliği taşırken, Türkiye’de milyonlarca çalışan fiilen asgari ücret veya buna yakın gelir seviyelerinde çalışıyor. Böylece asgari ücret, en düşük ücret olmaktan çıkıp piyasadaki standart ücret haline geliyor. Bu durum hem gelir dağılımını bozuyor hem de nitelikli iş gücü ile düşük vasıflı çalışanlar arasındaki ücret farkının daralmasına yol açıyor.
Ücretlerin geniş bir kesim için ortak referans haline gelmesi, ekonomik büyümenin çalışanlara eşit şekilde yansımadığı yönündeki tartışmaları da güçlendiriyor. Verimlilik artışı, ihracat büyümesi veya milli gelirde yaşanan yükselişler, ücretlere aynı ölçüde yansımadığında çalışanların refahı sınırlı kalıyor. Bu nedenle yalnızca asgari ücrete yapılan zamlar, gelir dağılımındaki sorunları çözmeye yetmiyor.
Diğer yandan işverenler açısından da farklı bir denklem bulunuyor. Yüksek enflasyon ortamında ücretlerin artırılması işletmelerin maliyetlerini yükseltirken, ücretlerin düşük tutulması ise çalışanların alım gücünü azaltıyor. Bu ikilem, özellikle emek yoğun sektörlerde faaliyet gösteren işletmeler üzerinde ciddi baskı oluşturuyor. Dolayısıyla asgari ücret tartışması yalnızca çalışanların değil, üretim maliyetleri, istihdam ve rekabet gücü açısından da ekonominin genelini ilgilendiriyor.
Türkiye’nin Avrupa ile arasındaki ücret farkını kapatabilmesi için yalnızca dönemsel ücret artışları yeterli görünmüyor. Kalıcı fiyat istikrarının sağlanması, enflasyonun tek haneli seviyelere indirilmesi, verimliliği artıracak yatırımların teşvik edilmesi ve yüksek katma değerli üretimin yaygınlaştırılması gerekiyor. Aksi halde ücretlerde yapılan artışlar, enflasyon ve kur hareketleri nedeniyle kısa sürede etkisini kaybetmeye devam edecek.
Eurostat’ın yayımladığı son veriler, Türkiye’nin Avrupa’daki asgari ücret sıralamasındaki gerilemeyi bir kez daha ortaya koyuyor. Ancak esas sorun sıralamadaki yerden çok, milyonlarca çalışanın elde ettiği ücretle nasıl bir yaşam sürdürebildiği. Asgari ücret, yalnızca hayatta kalmayı sağlayan bir gelir olmaktan çıkıp insanca yaşamı mümkün kılan bir düzeye ulaşmadıkça, uluslararası karşılaştırmalarda birkaç basamak yükselmek tek başına ekonomik refahın arttığını göstermeye yetmeyecek.





















