(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
“Ar-Ge sadece para vererek olacak iş değil. İnsan kaynağını oluşturamadığınız sürece gökten kafasına para yağdırsanız, çok bir şey ifade etmez” sözü, Türkiye’nin teknoloji ve kalkınma tartışmalarındaki temel açmazı özetliyor. Son yıllarda Ar-Ge’ye ayrılan kaynaklar, teşvik programları ve teknoloji yatırımları artıyor ancak bu artış her zaman aynı ölçüde yenilik, yüksek katma değerli üretim ya da küresel rekabet gücü yaratmıyor. Çünkü araştırma-geliştirme yalnızca bütçe meselesi değil o bütçeyi bilgiye, ürüne ve teknolojiye dönüştürecek insan kaynağı meselesi.
Ar-Ge ekosisteminin işlemesi için laboratuvar, altyapı ve finansman kadar iyi yetişmiş araştırmacılara, mühendislere, yazılımcılara ve proje ekiplerine ihtiyaç var. Nitelikli insan gücü zayıfsa, sağlanan kaynaklar çoğu zaman kalıcı dönüşüm üretmiyor. Bu nedenle sorun yalnızca ne kadar para harcandığı değil, o paranın hangi eğitim sistemi, hangi kurum yapısı ve hangi uzman kadrolar üzerinden değerlendirildiği.
Türkiye’de özellikle savunma sanayi, yazılım, sağlık teknolojileri ve bazı üretim alanlarında dikkat çeken atılımlar var. Ancak birkaç başarılı projenin varlığı, sistemin bütünüyle güçlendiği anlamına gelmiyor. Asıl belirleyici olan, üniversitelerden çıkan gençlerin ne kadarının araştırma kapasitesine sahip olduğu, özel sektörün Ar-Ge’yi ne kadar içselleştirdiği ve bilimsel bilginin üretime ne ölçüde aktarılabildiği.
Burada eğitim sistemi kilit başlıklardan biri haline geliyor. Ar-Ge, yalnızca mühendislik diploması vermekle kurulacak bir alan değil. Analitik düşünme, yabancı dil, veri okuryazarlığı, yazılım bilgisi ve uygulamalı araştırma kültürü güçlü değilse, Ar-Ge yatırımları kâğıt üzerinde büyüse de sahadaki etkisi sınırlı kalıyor. Lise düzeyinden başlayan fen ve matematik eğitimi sorunları, üniversitelerdeki nitelik tartışmaları ve uygulamalı eğitimin zayıflığı bu yapıyı doğrudan etkiliyor.
Bir diğer kritik sorun ise yetişmiş insan kaynağının elde tutulamaması. Daha yüksek ücret, daha iyi çalışma koşulları, daha güçlü akademik imkânlar ve daha öngörülebilir kariyer yolları nedeniyle nitelikli gençlerin yurt dışına yönelmesi, Ar-Ge kapasitesini doğrudan aşındırıyor. Sorun yalnızca beyin göçü de değil içeride kalan uzmanların düşük ücret, güvencesizlik, ağır çalışma temposu ve liyakat tartışmaları nedeniyle verimli çalışamaması da aynı ölçüde belirleyici.
Özel sektör tarafında da benzer bir sorun görülüyor. Türkiye’de birçok şirket Ar-Ge’yi hâlâ uzun vadeli teknoloji yatırımı yerine teşviklerden yararlanılacak bir alan olarak görebiliyor. Oysa gerçek Ar-Ge kısa vadeli sonuç üretmez; sabır, uzman kadro ve kurumsal devamlılık ister. Şirketler nitelikli çalışanı elde tutmadan, araştırma kültürü oluşturmadan ve üniversitelerle gerçek iş birlikleri kurmadan yalnızca bütçe artırarak inovasyon üretemiyor.
Üniversite-sanayi iş birliği de bu tablonun zayıf halkalarından biri olmaya devam ediyor. Akademide üretilen bilgi çoğu zaman sanayiye aktarılamıyor sanayinin ihtiyaçları da üniversitelerde sistemli bir araştırma gündemine dönüşmüyor. Bu kopukluk sürdükçe Ar-Ge harcamalarının ekonomik çıktıya dönüşmesi zorlaşıyor. Patent sayısı ya da proje adedi artsa bile, bunların üretime, ihracata ve verimliliğe yansıması sınırlı kalabiliyor.
Bu nedenle Ar-Ge tartışmasını yalnızca teşvik paketleri ve bütçe büyüklükleri üzerinden yürütmek eksik kalıyor. Asıl soru, Türkiye’nin nitelikli araştırmacı yetiştirip yetiştiremediği, yetişeni ülkede tutup tutamadığı ve bu insan kaynağını üretim yapısına entegre edip edemediği. Eğitimden istihdama, üniversite politikasından özel sektör kültürüne kadar uzanan bu zincir güçlenmeden, Ar-Ge’ye aktarılan paranın etkisi de sınırlı kalacak. Kısacası mesele sadece kaynak ayırmak değil o kaynağı taşıyacak insanı ve kurumsal zemini kurabilmek.





















