(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında çıkardığı tutuklama kararı, yalnızca Gazze savaşına ilişkin hukuki bir süreç değil. Karar, aynı zamanda uluslararası hukuk ile büyük güçlerin siyasi çıkarlarının ne ölçüde çatıştığını gösteren önemli bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Mahkemenin kararına imza atan yargıçlardan Fransız François Guillou’nun ABD yaptırımlarına maruz kalması ise tartışmayı farklı bir boyuta taşıdı. Bir yanda savaş suçları iddiaları, diğer yanda mahkeme üyelerine yönelik ekonomik ve siyasi baskılar bulunuyor.
Gazze’de savaşın başlamasından bu yana uluslararası toplum iki temel soruya yanıt arıyor. İlki, İsrail’in yürüttüğü askeri operasyonların uluslararası insancıl hukuk çerçevesinde nasıl değerlendirileceği. İkincisi ise bu değerlendirmeyi yapacak uluslararası kurumların gerçekten bağımsız hareket edip edemeyeceği.
Netanyahu hakkında çıkarılan tutuklama kararı, UCM’nin şimdiye kadar aldığı en dikkat çekici kararlardan biri oldu. Mahkeme, Gazze’de sivillere yönelik saldırılar, açlığın savaş yöntemi olarak kullanıldığı iddiaları ve insani yardımın engellenmesi gibi suçlamaların soruşturulması gerektiği görüşünde. İsrail ise bu suçlamaları kesin bir dille reddediyor. Tel Aviv yönetimi, operasyonların Hamas’ın 7 Ekim saldırılarının ardından meşru müdafaa kapsamında yürütüldüğünü ve uluslararası hukuka uygun olduğunu savunuyor.
Ancak tartışmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, mahkeme kararının ardından ABD’nin aldığı tavır oldu. Washington uzun yıllardır UCM’nin Amerikan vatandaşları ve İsrail üzerinde yargı yetkisini tanımadığını ifade ediyor. Trump yönetiminin mahkeme üyelerine yönelik yaptırımları bu yaklaşımın en sert örneklerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Fransız yargıç François Guillou’nun yaşadıkları, yaptırımların sembolü haline geldi. ABD yaptırım listesine alınmasının ardından Amerikan finans sistemine bağlı birçok hizmetten yararlanamaz hale geldi. Kredi kartı işlemlerinden çevrim içi alışverişe kadar günlük yaşamını etkileyen kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı. ABD’ye giriş yasağı nedeniyle akademik toplantılar ve uluslararası etkinliklere katılımı da zorlaştı. Bir hukukçunun verdiği karar nedeniyle günlük hayatının bu ölçüde etkilenmesi, uluslararası hukuk çevrelerinde “yargıçlara baskı” tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.
Bu tablo, uluslararası hukukun en temel sorunlarından birini ortaya koyuyor. UCM’nin kararları hukuken bağlayıcı olsa da mahkemenin kendi polis gücü bulunmuyor. Tutuklama kararlarının uygulanması tamamen üye devletlerin iş birliğine bağlı. Güçlü devletlerin mahkeme kararlarını tanımaması veya siyasi baskı uygulaması halinde UCM’nin hareket alanı önemli ölçüde daralıyor.
Aslında bu durum ilk kez yaşanmıyor. Daha önce Sudan’ın eski lideri Ömer el-Beşir ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında da tutuklama kararları verilmişti. Ancak devlet başkanlarının yakalanması, uluslararası siyasetin dengeleri nedeniyle son derece zor oldu. Netanyahu dosyası ise Batılı ülkeleri doğrudan ilgilendirdiği için çok daha büyük bir siyasi sınav niteliği taşıyor.
ABD’nin İsrail’e verdiği güçlü desteğin arkasında ise yalnızca mevcut savaş bulunmuyor. İsrail, Washington açısından Orta Doğu’daki en önemli stratejik ortaklardan biri olmayı sürdürüyor. İki ülke arasındaki savunma iş birliği, istihbarat paylaşımı, askeri teknoloji geliştirme programları ve bölgesel güvenlik politikaları onlarca yıla dayanıyor. Buna ek olarak ABD iç siyasetinde İsrail’e verilen destek hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar arasında güçlü bir karşılık buluyor. Bu nedenle Washington yönetimleri değişse bile İsrail politikasında köklü değişiklikler yaşanmıyor.
Bu durum, uluslararası hukuk açısından önemli bir çelişki yaratıyor. UCM, evrensel adalet ilkesini savunurken büyük güçler, ulusal güvenlik ve stratejik çıkarlarını önceleyen politikalar izliyor. Böylece hukukun uygulanması, devletlerin siyasi iradesine bağlı hale geliyor. Bu da uluslararası kurumların tarafsızlığı ve etkinliği konusunda soru işaretlerini artırıyor.
Gazze’deki insani tablo ise hukuki tartışmaların ötesinde ağırlaşmaya devam ediyor. Uzayan savaş nedeniyle milyonlarca Filistinli yerinden edildi, altyapı büyük ölçüde tahrip oldu ve temel ihtiyaçlara erişim ciddi biçimde zorlaştı. Birleşmiş Milletler ve uluslararası yardım kuruluşları bölgede insani krizin derinleştiği uyarısını yinelerken, İsrail güvenlik gerekçelerini öne çıkarıyor ve Hamas’ın sivil alanları askeri amaçlarla kullandığını savunuyor. Tarafların birbirini suçlaması, kalıcı ateşkes girişimlerinin sonuçsuz kalmasına neden oluyor.
İsrail’in iç siyasetinde de savaşın etkileri giderek daha fazla hissediliyor. Rehinelerin geri getirilmesi konusunda hükümete yönelik eleştiriler artarken, Netanyahu koalisyonu güvenlik politikalarını önceleyen çizgisini sürdürüyor. Muhalefet ise savaşın uzamasının hem ekonomik hem de diplomatik maliyetinin büyüdüğünü savunuyor.
Önümüzdeki dönemde Netanyahu hakkındaki tutuklama kararının uygulanıp uygulanmayacağı kadar, UCM’nin uluslararası sistem içindeki konumu da tartışılmaya devam edecek. Eğer mahkeme kararları büyük güçlerin siyasi baskıları nedeniyle etkisiz kalırsa, uluslararası ceza adaletinin caydırıcılığı ciddi biçimde zayıflayabilir. Buna karşılık bazı hukukçular, kararın kısa vadede uygulanmasa bile uzun vadede uluslararası hukuk açısından önemli bir emsal oluşturduğunu düşünüyor.
Gazze savaşı artık yalnızca İsrail ile Hamas arasındaki askeri mücadele değil. Aynı zamanda uluslararası hukukun bağımsızlığı, devlet egemenliği ve küresel güç dengelerinin de sınandığı bir alan haline geldi. Fransız hâkim François Guillou’nun yaşadığı yaptırımlar ise bu mücadelenin yalnızca mahkeme salonlarında değil, bireylerin günlük yaşamında da hissedildiğini gösteriyor. Netanyahu dosyasının nasıl sonuçlanacağı belirsizliğini korusa da ortaya çıkan tartışmalar uluslararası hukuk düzeninin geleceğini şekillendirecek en önemli sınavlardan biri olmaya aday görünüyor.
























