KAMİL ASLAN
(The Turkish Post) – Birkaç gün önce “Müstehcenlik kavramı ve diziler” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Söz konusu metinde, Türk sinema sektörü ile Amerika’nın Hollywood gibi merkezlerince hazırlanan dizi ve sinema filmlerini kıyaslamıştım. Bu merkezlerden hazırlanan dizi ve filmlerin tematik ve kavramsal kurgularla hazırlandığını, ancak Türkiye’de piyasaya sürülen eserlerin ise günlük kavramsal konulardan ibaret olduğuna dikkat çekmiştim. Kaldı ki gün içerisinde hazırlanan reyting verileri de aslında bizi doğrular nitelikte. Artık seyirciler bile bu senaryoların basitliğinden dolayı senaryo sonuna kadar ekranda kalamıyor. Birkaç dakika sonra başka bir kanalda, macera arayışına giriyor.
Önceki gün, 2009 yapımı ABD yapımı “Hachiko: A Dog’s Story” , (Bir Köpeğin Hikayesi) başlıklı drama filmini izledim. Aslında başrolde Richard Gere ve Joan Allen’in başrolde oynadığı dizi filmini yıllar önce izlemiştim. O gün ilk defa sinemada izlediğimde filmde gerekli duyguyu alamamıştım. Ancak birkaç gün yeniden filmi açtığımda farklı duygulara kapıldım. Bir sanat profesörünün, akita cinsi bir köpekle olan duygusal ilişkisi sineme perdesine harika bir senaryo ile yansıtılmıştı. Aslında filmin başrol oyuncusu ünlü aktör Richard Gere olsa da, Hachiko onun karizmasının önüne geçmişti. Oyunculuğu ile değil tabii ki. Sadakati ve samimiyetiyle. Aslında Hachiko, dünyanın farklı köşesindeki milyarlarca insana samimiyet ve sadakat dersi veriyordu. Sahibine olan sadakatinden dolayı onu yıllarca aynı noktada beklemişti Hachiko. Ama bugün insanoğlunun birbirine güven ve sadakat duymadığı bir ortamda, bu aşırı uç bir sadakatti. Çünkü toplumlarda bugün insanların birbirine sadakati ve tahammülü yok denecek kadar az seviyede. Hatta yok gibi. Çünkü eşler arasında yaşanan gerilimler, boşanmalar, gençler arasında iyi bir dostluğun kurulmamasının temelinde de, sadakat anlayışının olmaması yatıyordu.
Safkan Akita cinsi beyaz bir erkek köpek olan Hachiko, topluma mesaj veriyordu. Sadakatin altını çiziyordu, her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya yürüyen sahibine eşlik ederek. Metronun dış kapısına kadar getirdiği sahibini uğurladıktan sonra da evine döndü. Akşam iş çıkışı da onu aynı yerde bekliyordu sabırla, sevgiyle ve özlemle. Bir gün değil, aylarca yıllarca. Bir gün sahibi kalp krizi geçirerek hayatını kaybettiğinde de, aynı yerde sabırla bekledi. Dile kolay, tam 10 yıl bekledi. Bir gün o kapı açılıp sahibini yeniden göreceği düşüncesiyle. Ama o kapıdan sahibi Parker hiç çıkmadı. Ama Hachiko hiç yılmadı. Vefat ettiğinde de aynı noktada bekliyordu sessizce. Şayet, çocuklarınızla birlikte bir film izleyecekseniz mutlaka gündeminize alın derin. Üç saatlik Türk dizilerine vakit ayırıp, aşk, ihtiras ve kadın bedeni teşhirciliği yapmaktan ziyade, çocuklarınıza bir köpeğin sadakatini gösterin. Mutlaka her bir çocuğun, annenin ve babanın burada alabileceği ciddi dersler vardır.
Yukarıda ne demiştik… ABD sinema sektörü tematik konular ve senaryolarla izleyiciye ulaşmayı amaçlar. Cinsellik ya da kadın bedeni konunun her daim gerisindedir. Türkiye’de ise tam tersi bir durum söz konusu. Bundan dolayı da 2009 yılında vizyona giren bir film, 14 yıl sonra aynı duygu ve hazla seyrediliyorsa bu senaryo başarılıdır. Şimdi havsalamı yokladığımda yıllar öncesine ait tematik ne film ne de dizi hatırlıyorum. Bunun sorumlusu sizde ben miyim yoksa sinema sektörü mü? Acaba biz ne zaman hatalarımızdan ders çıkarıp, daha başarılı bir iş ortaya koyacağız.
Cevap çok basit…
Hiçbir zaman…

















